MURAT ÖZTEKİN

Hilalin göğü, kandiller ile mahyaların sokakları aydınlattığı ramazan günlerinde, edebiyat da ayrı ilham ışığına kavuştu asırlarca... Hayatın her yerini kuşatan ramazan coşkusu, Osmanlı İmparatorluğu’nda divan şiirlerine yansıdı; “ramazaniye” adı verilen eserlerde; iftar sofraları kuruldu, mahyalar beyitlerde yandı... Şeyh Galipler, Sururiler, Nedimler¸ Enderunlu Vasıflar, Fuzuliler kalem oynattı bu türde... Mesela şair Sâbit “Dehen ü destini meyhâre yudu sahbâdan / Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzû etti heman” diyerek alkoliklerin bile bu ayı idrak için içki sürahisini abdest ibriğine çevirdiğini kaydetti. 

İLK NAMIK KEMAL YAZDI
Edebiyatın düz yazıya yönelmeye başladığı Osmanlının son devrinde, ramazanı anlatmak için eline ilk kalemi alan kişi Namık Kemal’di; 1867’de yazdığı mektup eserinde, İstanbul’daki ramazanın coşkusunu anlattı. Köşe yazarı Çaylak Mehmed Tevfik de “İstanbul’da Bir Sene” adlı tefrika eserinde ramazan gecelerinden bahsetti alaycılıkla... Cami avlularında uçurtma uçurulmasından, gece yapılan hamam sefalarından dem vurdu müstehzi bir dille... Ahmed Rasim ise belki de Osmanlı ramazanlarını en detaylı tasvir eden yazardı. “Ramazan Sohbetleri” isimli kitabında mazideki ramazan kültürünü bize ulaştıran Ahmed Rasim “Gülleri açmış, sümbülleri, laleleri, zerrinleri, fulyaları yetişmiş, bülbülleri şakıyan otuz günlük bir baharistan” diye tarif etti bu ayı. Ama o da eski ramazanları arıyordu: Bir zamanlar kış ramazanlarında evlerde toplanarak teravihler kılındıktan sonra, tefsir, Buhar-i şerif, Kısas-ı Enbiya, Mesnevi şerhleri gibi hoşa giden kitaplar, el yazısı daha nice makbul eserler okunurmuş.
Recaizade Mahmud Ekrem ise meşhur “Araba Sevdası” eserinde Direklerarası’nda iftara yetişmeye çalışan kalabalığı tasvir etti. Yakup Kadri de 1920’de neşredilen yazısında “Ramazanların masum, birçok tatlı hatıralarıyla doluyuz. Kimimiz evvelki iftar sofralarını, kimimiz mahyaları, kimimiz Beyazıt’taki sergileri, şu kokulu çörekleri, bu sıcak pideleri, hülasa hepimiz bir şeyin hasretini çekiyoruz” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet devrinin başında ise ramazanlar neredeyse sanki hiç yaşanmamışçasına silinmeye başladı edebiyat dünyasından... Hikâye ve roman gibi türlerde ramazanın kokusu neredeyse hiç yoktu.

ŞİİRLER MÜSTESNA…
Bunun tek tük istisnaları daha ziyade şiirler ve hatıratlardı... Mesela Yahya Kemal Beyatlı “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirinde oruç tutanların sessiz hâlini, bakkalda bekleşen fakir kızları ve top patlamasıyla meydana gelen “nurlu neşe”yi anlattı. Sonra da kendi oruçsuz hâlinden utanarak şu mısraları sıralardı:
“Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz / Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı/ Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.”
 Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Sezai Karakoç gibi şairler de şiirlerinde ramazanı unutmadı...
 Refik Halid Karay da 1943’te basılan “Üç Nesil Üç Hayat” adlı deneme eserinde çocukluğunun ramazanlarının kış günlerine rast geldiğini kaydederek, bu ayda yapılan mutfak hazırlıklarını uzun uzun yazdı. Cahit Zarifoğlu da, “Bir Değirmendir Bu Dünya” kitabında Rahmi Hoca’nın diliyle aleni oruç yiyenlerden şikâyet etti.
Samiha Ayverdi, Mustafa Kutlu gibi muhafazakâr dünyanın edebiyatçılarının hikâyelerinde ramazan kokusu yeniden hissedildi…

BEŞİR AYVAZOĞLU: Ramazan hayatın dışına itildi
Cumhuriyet devrinde ramazanların edebiyata yeterince yansımamasını değerlendiren yazar Beşir Ayvazoğlu şöyle konuşuyor: Divan edebiyatında ramazan çok özel bir alan. Bu ay, hayatın o kadar içerisindedir ki etrafında bir yığın gelenek teşekkül ediyordu. Tanzimat’tan sonraki edebiyatımıza baktığımızda ise şiir var ama romanda ve hikâyede ramazan çok fazla karşımıza çıkmıyor. Çünkü cumhuriyet devrinde bu ayın hayatın dışına itilmeye çalışıldığını görüyoruz. Her devrin atmosferinde de yeni bir edebiyat iklimi meydana geliyor. Yazarlar farkında olmadan kendilerine sansür uygulayabiliyorlar. Ama bunun ciddi şekilde araştırılması gerekiyor.

Sadık Yalsızuçanlar: Yeni edebiyat ibadet fakiri
Yazar Sadık Yalsızuçanlar ise ramazanın edebiyatımıza yeterince yansıyamaması hususunun temel bir sıkıntıdan kaynakladığını düşünüyor. Yalsızuçanlar “Modernler iyilik ve hayrı lüks bir kategori gibi çirkinliği ise asli bir form gibi görüyorlar. İçerisinde İslamcıların da yer aldığı modern yazarlar, maalesef pek ramazan hikâyesi yazmıyorlar, yazamıyorlar. Hâlbuki bu ayın hikâyelerimize, şiirlerimize ve romanlarımıza daha çok yansıması lazım. Bendeniz namaz hikâyeleri derlemesi de yapmıştım. Çalışmalarımda gördüm ki edebiyatımız, namaz gibi diğer ibadetler konusunda da çok fakir. Ama geleneksel edebiyatta öyle değil” diyor.

NECİP TOSUN: Sembollere dönüştürüldü
Klasik edebiyatımızda ramazanın öneminin büyük olduğunu, pek çok esere konu edildiğini kaydeden hikâyeci Necip Tosun, çağdaş edebiyatta gelinen durum hakkında şu görüşleri savunuyor: Çağdaş edebiyatımızda ise ramazan ayının giderek sembollere, göndermelere dönüşerek insanlık hâllerinin izahına yönelik bir yansıtma olarak ortaya çıktığını görürüz. Kuşkusuz insanımızın temel ibadet biçimlerinden biri olan orucun edebiyatımızda yer almaması düşünülemez. Bu bağlamda pek çok edebiyatçımız orucu, ramazanı eserlerinde gündeme getirmiş, bu ibadet üzerinden bireysel ve toplumsal değişimleri, insanlık hâllerini işlemişlerdir.