MURAT ÖZTEKİN

Avrupa son yıllarda ırkçılık hususunda hiç de iyi bir imtihan vermiyor. Aşırı sağın yükseldiği kıtada, son terör saldırılarından sonra başta Türkler olmak üzere birçok “yabancı” diken üstünde... Kosovalı yönetmen Visar Morina da “Yabancı” (Exil) filminde işte böyle bir ortamda gelişen bir yabancı karşıtlığı hikâyesi anlatıyor. Ama yönetmen meseleye ters ve tartışılacak bir noktadan bakıyor... Oyuncu kadrosunda Misel Maticevic, Sandra Hüller ve Rainer Bock gibi isimlerin olduğu eser, Almanya’da yaşayan bir Kosovalı adamın, “ötekileştirme” hikâyesinin psikolojik cephesine odaklanıyor...

CAFER’İN DÜNYASI

Basit bir iş yeri mobbing’ini ele alır tarzda başlayan filmde, Almanya’da yaşayan Cafer adlı Kosovalı bir adamla tanışıyoruz; Alman bir kadınla evli ve Alman kültürüne çok yakın biri. Ancak kimyager olarak çalıştığı ilaç firmasında kendisine karşı ötekileştirme hissetmeye başlıyor. Önce evinin bahçesine deneylerde kullandıkları fareler atılıyor, sonra iş yerindeki toplu mail’ler kendisine ulaşmaz oluyor ve insanlar onu faaliyetlere çağırmıyor. Hadiseyi Alman eşine anlattığında ise “Yabancı olduğundan değil, belki seni insan olarak sevmiyorlardır” cevabını alıyor. Kimse kendisini anlamıyor. Yaşadıklarının merkezinde ise Urs adlı bir adam yer alıyor. Bu duruma evvela soğukkanlı şekilde yaklaşmaya çalışan Cafer, netice alamayınca kontrolü kaybetmeye başlıyor. Zihninde haklı haksız hükümler meydana getiren adam, aralarında eşi Nora’nın da olduğu bir grup insana karşı paranoyalar üretiyor. Ancak bütün bunlar yaşanırken Cafer, kendi ülkesinden bir kadının zor durumunu istismar ediyor. Nihayetinde Cafer’in ötekileştirme fikirlerinin hakikat olup olmadığını anlamak imkânsızlaşıyor...  

DİKEN ÜSTÜNDE… 

Yönetmen Visar Morina, “Yabancı”da seyirciyi son ana kadar diken üstünde tutan bir gerilim sunuyor. Karanlık mekânlar ve renk tonlarıyla klostrofobik bir atmosfer kuruluyor. Merkeze alınan ve aslında kültürel olarak tamamen bir Alman gibi yaşayan Cafer karakteri üzerinden ırkçılığın kendisine değil neticelerine odaklanılıyor, keskin şeylerden söylenmekten kaçınılıyor. Ama esasında tekinsiz bir ortama itilen Cafer’le, yabancı aleyhtarlığının zihinlerde üretilebilen tarafının olduğuna vurgu yapılıyor. Belki de bununla daha büyük paranoyaya temas etmeye çalışılıyor. Ancak Avrupa’da “gözle görülür” ırkçılığın zirve yaptığı bir dönemde böylesi bir bakış açısı garip duruyor. Öte yandan eser, kültürel olarak Batı’ya entegre olmuş kişilerin ılımlı dünyasını resmederken kendi kimlikleriyle var olmaya çalışan “yabancılar” için sükûti kalıyor. 

HERKES FARKLI OKUYACAK

Kimin “Yabancı” sayılması gerektiğinin seyirciye bırakıldığı film, herkesin meşrebine göre farklı okumalar yapabileceği bir eser oluyor. Başta Cafer karakterini canlandıran Misel Maticevic’inki olmak üzere çarpıcı oyunculukların ve enteresan kırılma anların yer aldığı eserde, rahatsız sahneler de mevcut. Hasılı bu sene Kosova’nın Oscar adayı da olan “Yabancı”, dönemin ruhu üzerine düşünmeye yarayacak bir film...

****

“DERİN KORKU”
Sığ sularda pandemi havası!

 

“Derin Korku”, enfeksiyonlu hikâyesi sebebiyle pandemi hisleriyle örtüşse de seyirciye dokunmayı başaramayan bir eser.

İrlandalı yönetmen Neasa Hardiman’ın filmi “Derin Korku” (Sea Fever) düşük bütçeli ama pandemi hislerimizle örtüşen bir eser... Filmin oyuncu kadrosunda Hermione Corfield, Dougray Scott ve Connie Nielsen gibi isimler var. Eserdeki hikâye şöyle: Üniversitede deniz biyolojisi üzerine doktora eğitimi alan Siobhán, bunu tamamlayabilmek için bir gemide vazife yapmalı, sulara açılmalıdır. İçine kapanık biri olan genç kız, pek hevesli olmasa da Gerard ve Freya çiftinin balıkçı gemisine katılır. Onun kızıl saçlarını gören mürettebat, bunun bir “uğursuzluk” habercisi olduğunu söylerler ama yine de yola çıkarlar. Ancak Atlantik’in derinliklerinde esrarengiz bir mahlukun onları esir alması uzun sürmez. Gemiye sualtından yapışan devasa varlık, hareket etmelerine fırsat tanımaz. İlk başta tek problemin bu olduğu sanılsa da su kaynaklarında ortaya çıkan bir parazit yüzünden herkesin enfekte olduğu anlaşılır. Artık Siobhán, yabancısı olduğu bu insanları, karantinaya ikna edip hayatta tutmak mecburiyetindedir…

ZAMANA DENK DÜŞÜYOR

“Sıkışma” ve “enfekte olma” durumları üzerine kurulu eser, mevzuuyla Covid-19 günlerinde seyirciyi yakalamayı başarıyor. Ancak film bu alakayı kolay harcıyor. Eser denizde geçse de hikâye ve karakterleri derine inemiyor! Bir de bu sığlıkta, basit argümanlarla din ve bilim karşı karşıya getirilmeye çalışılıyor. Neticede doğru zamanlamaya rağmen seyirciye dokunmakta zorlanan bir eser ortaya çıkıyor.