MURAT ÖZTEKİN

Yönetmen Erkan Yazıcı “Uzak Ülke” filmiyle 1923’te yaşanan Türkiye-Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi üzerinden hafızalarımızı tazeledi. Festivallerde çok konuşulan film, geçtiğimiz günlerde de Yazıcı’ya Uluslararası Soçi Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” mükâfatını kazandırdı. Eserde “Padişah Babasını” desteklediği için “hain” ilan edilen bir Osmanlı subayı ile nüfus mübadelesinde arkada kalan bir Rum çocuğun hikâyesi üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazına odaklanılıyor.Biz de film üzerinden yönetmen Erkan Yazıcı ile konuştuk...

SOSYOLOG BAKIŞI
* “Uzak Ülke”de mübadeleyi arka plana alan bir hikâye anlatmanızın sizin hayatınızla bir ilintisi var mı?

Ben mübadil yakını değilim. Aslen Maraşlı bir Türk’üm ama hayata Of’ta boşaltılmış bir mübadil köyünün yanında gözlerimi açtım. Bu fikrin mayalanması da oraya dayanıyor. Rahmetli ninem, Rumları yakından tanıyordu. Onun hatıralarını dinleyerek büyüdüm ve çocukluğumda “Kim bunlar?” diye merak duygum gelişti. Ben aynı zamanda bir sosyoloğum.

* Aslında filmde sadece mübadeleye odaklanmıyorsunuz. Ortada kalan bir çocuk ve hain ilan edilen bir Osmanlı subayının hikâyesi merkezde. İkisinin ortak kaderi çok şeyi simgeliyor sanırım...
İmparatorluk yıkıldı, maalesef yeni dönemde insanlar enkaz altında kaldılar. Ben filmimi “anne” metaforu üzerine kurdum. Bu iki insan, anneleri tarafından terk ediliyor. Biri biyolojik annesi tarafından geride bırakılıyor, diğeri ise “annem” dediği devleti tarafından reddediliyor. Bu iki insan, birlikte kimliksizleştiriliyor.

* Mübadelede yer alan diğer insanları filmde çok fazla göremememizin sebebi de bu mu?
Elbette. Bir mübadele filmi yapmaktan ziyade kimliksizleştirilen insanları anlatmanın daha sarsıcı olacağını düşündüm. Zira Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp ulus devletin inşasıyla bir kargaşa ortaya çıkıyor.

BÜYÜK ACILAR YAŞANDI
* Hikâyenizi kurgularken tarihle örtüşmesine ne kadar dikkat ettiniz. Karakterler konusunda, özellikle Binbaşı Osman hakkında size ilham kaynağı olan şahsiyetler var mıydı?

Tarihî olarak Kızılhaç, Of sahilinde bir kamp inşa ediyor ve 1.500 mübadil 16 ay limanda kapalı kalıyor. Bu esnada büyük acılar yaşanıyor. İnsanlar kamptan kaçıp dilencilik yapmak zorunda kalıyor, bazıları tapularını çok ucuza satıyor. Bunların acıları arka plandaydı. Karakterlere gelirsek; hepsi kurmaca ama bana ilham olan tarihî isimler vardı. Bu noktada Kemal Tahir’in yazdıklarından da çok faydalandım. Mesela Binbaşı Osman da aslında bir “Yorgun Savaşçı”dır…

* Filmdeki yaklaşımınız enteresan, doğrusu biraz mesafeli...
Mazlumların durumunu ajitasyona dönüştürecek bir anlatıma girmedim. Seyirciyi belirli bir mesafenin ötesinden tutmaya çalıştım. Zaten hadise trajik...

* Peki, mazide yaşanan bu acıları hatırlamanın bize ne gibi faydası olacak?
Kediler kendi yaralarını yalayarak iyileştirir ama insanın böyle bir imkanı yoktur. Bizim cumhuriyetin ilk yıllarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Müslüman’a da gayrimüslime de doğru bir perspektiften bakmalıyız ve meseleyi anlamalıyız. Bu yüzleşme de vicdanla olacak bir şey. Ben de filmimde elbette bir tarih tezi ortaya koyuyorum ama politik hesaplaşma yapmıyorum. Neticede bu ülkenin fikrî farklılıklarına rağmen Anadolu’ya ait insanlardan oluştuğuna ama konuşamadıklarına inanıyorum.

YAKIN TARİH HİKÂYE DOLU; CESUR OLMALI
* Bir asır evvel mübadele kamplarının kurulduğu yerlerde filmi çekmişsiniz. Mekânlar da hikâyeyi besledi sanırım...

Aralarında sadece bir kilometre mesafe var. Zaten hikâyeyi yazarken o mekânları hayal etmiştim. Mekânlar da tabii ki çağrışım yapıyor, bir ruhları var. Oraya baktığınızda “Hakikaten insanlar burada bir buçuk sene nasıl kalmış?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

* Filminizin hatırlattığı bir şey daha var: Türkiye’de yakın tarihten çıkarılacak çok hikâye mevcut galiba...
Eğer cesur olunacaksa yaşanmış çok şey var. Ancak insanlar yüzleşmeye ne kadar hazır bilemiyorum doğrusu...