MURAT ÖZTEKİN

Yeşilçam’ın yaşayan efsanelerinden Türker İnanoğlu “eli kalem tutan” sinemacılardan... Türk sinemasında 200’ün üzerinde filmde yapımcılık ve yönetmenlik yapıp birçok dizi çeken İnanoğlu, sinemaya ve maziye dair kitaplar da kaleme alıyor. Tanınmış sinemacı, son olarak hatıralarını “En Güzel Köy: Kanlıca” ve “Acısıyla Tatlısıyla Yeşilçam Anıları” adlı eserlerle okuyucuyla buluşturdu. Biz de aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in huzur hocası Mustafa Lütfi Efendi’nin torunu olan Türker İnanoğlu’yla kitap ve mazi kokan bir sohbet gerçekleştirdik...

100 BİNDEN FAZLA KİTABIM VAR
Sinema kariyerinizin yanında okumaya ve yazmaya vakit ayıran bir insansınız. Kitapların sizin dünyanızdaki yeri tam olarak neydi?
Kitapların ve filmlerin benim dünyamdaki yeri çok ayrı. Kütüphanemde 100 bini aşkın kitabım var. Ayrıca on binlerce kaset ve DVD’ye sahibim. Zaman içinde hem çok okudum hem çok seyrettim. Tabii ki bunların önemli bir kısmı mesleğimle ilgiliydi. Konularından esinlenmek, yeni karakterler keşfetmek içindi arayışım. Ama aşırı derecedeki bu okuma ve izleme tutkum, gözlerimi kaybetmeme sebep oldu.

Hayatınız boyunca sinemanızı besleyen mühim kitaplar olmuştur sanırım. Onlar nelerdi?
Hangi birini sayayım! Türk yazarlarının romanlarıydı birçoğu... Sinema hayatım boyunca on beş yirmi yerli romanın filmini yaptım. Bir de seyircimize uygun, uyarlanabilen bazı yabancı romanlar da var bunların arasında.

İSTANBUL AYRILMAZ PARÇAM
Yakın zamanda “En Güzel Köy: Kanlıca” adlı eseriniz Beykoz Belediyesi tarafından neşredildi. Boğaz’ın, sizin için manası nedir?

Annem Safranbolulu. Ailesini ziyarete gittiğinde doğuyorum ben... O yıl ülkede verem salgını olduğu için hemen İstanbul’a dönüyoruz. İşte o zamandan bugüne buradayım. Eh, insan 85 sene aynı semtte, aynı evde yaşarsa, o şehir de insanın ayrılmaz parçası oluyor. İstanbul da benim için böyledir. 

Çocukluğunuzun İstanbul’unu tasvir etmenizi istesem; aklınızda ilk evvel canlanan tablo ne olur?
O günün Boğaziçi vapurlarıyla okula gidiş gelişlerim… Ailemle birlikte Anadolu Kavağı’na gidip kavak inciri yiyişim… Küçüksu Mesiresi’ne gittiğimizde dönme dolaba binişim, kaynayan kazandan mısır almamız…

BOĞAZ’DA YÜZERDİM
Peki, mazinin o günlerinden en çok hasretini duyduğunuz şeyler neler?

Evimiz deniz kenarında yalı olduğu için denize çok sık girerdim ve Boğaz’ın o akıntısına rağmen iyi yüzerdim. O nedenle ben denizden hiçbir zaman kopmadım. İlkokulu bitirdiğimde babam Johnson marka, 2 buçuk beygirlik, küçük tahta bir tekne almıştı. O zaman vinil tekneler yoktu. O tekneyle Boğaz’da tur atardım. Böylece ilk denizciliğim de başlamıştı. Ben büyüdükçe tekneler de büyüdü. Daha sonra denizciliğe merak sardım…

Sizi en çok tesir altında bırakan hadise desem...
Boğaz’a Tuna Nehri’nden buzlar indi bir tarihte. (1954) Orta Avrupa’nın donmuş buzlarıydı bunlar.  İnsanlar buzların üstünde yürüyordu. Boğaz’ı yürüyerek karşıya geçenler bile olmuştu. Bu benim için unutulmaz bir anıdır.

Eserinizde Boğaz’ın yalılarından uzun uzun bahsediyorsunuz. Son elli yılda İstanbul’da yaşanan mimari değişim size ne düşündürüyor?
Boğaz’da pek fazla mimari değişim olmadı. Eski yalıların %90’ı aynen muhafaza ediliyor. Ama başka semtlerdeki değişimler, özellikle apartman tarzı yalıların yapılması beni elbette çok üzüyor.

Kitabınızda Beykozlu sinemacıları da yâd ediyorsunuz. Onlar arasından sizin için müstesna olan hangileriydi?
Ben sadece Boğaz’da olanları değil her yerdeki sinemacıları, sanatçıları iyi duygularımla yâd ediyorum. Çünkü hepsini çok seviyorum. Yalnız Paşabahçeli Sadri Alışık ve eşi sevgili Çolpan İlhan’ın bende ayrı bir yeri vardır. Allah’tan her ikisine de rahmet diliyorum.

Kitabınızda yıllardır ramazan aylarında iftarlar verdiğinizi anlatıyorsunuz. Peki, Boğaz’ın eski manevi havası nasıldı?
Ben o zamandan günümüze Boğaz’ın manevi havasında bir değişiklik görmedim. Kanlıca’da yaşayanların orucu, iftarı, bayramlaşması, muhabbeti dün neyse bugün de öyle. Ramazanı ramazan, bayramı hâlâ bayram… Aslında bunun cevabını değişime uğrayan yerlerde aramak lazım...

TÜRK HALKINI YAKINDAN TANIYORUM
Türker İnanoğlu “Filmlerinizin Türk halkının sosyolojisine büyük tesirleri oldu. Başarınızı neye bağlıyorsunuz?” soruma şu cevabı veriyor: Türk halkını yakından tanımama bağlıyorum… Tüm filmlerim onların istekleri doğrultusunda çekilmiştir. Hiçbir zaman filmlerimde onları rencide edecek bir söz ya da görüntü yer almamıştır. Aileler çok iyi bilir ki, benim filmlerimi çocuklarıyla birlikte, aynı ortamda herhangi bir tedirginlik yaşamadan izleyebilirler. Sinemada hiçbir şeye pişmanlık duymadım. İmkân olsa, tekrar hayata dönsem, gene “Filmci Türker” olurdum. Filmlerimde izleyicilere hep iyi şeyler vermek istedim. Onlar da bu iyi şeyleri alıp beni bir ömür boyu sevdiler.

BABAMI SULTAN ABDÜLHAMİD OKUMAYA GÖNDERDİ
Sinemanızla halkın içinden biri oldunuz ama aslında bir noktadan saraya uzanıyorsunuz. Sultan Abdülhamid’in huzur dersi hocası olan dedeniz Mustafa Lütfi Efendi, hakkında neler biliyorsunuz?
Ben Abdülhamid’in vefatından çok sonra doğdum. Onun için Abdülhamit’i ve sarayı bilmiyorum.  Babam da (Dr. Hakkı Nevin) ben 12 yaşına girdiğimde vefat ediyor. Babam azimli, çalışkan bir öğrenciymiş. İstanbul Tıp Fakültesini dereceyle bitirdikten sonra Sultan Abdülhamid tarafından doktorasını ve yüksek ihtisasını yapmaya Berlin Üniversitesine gönderiliyor. Babam Berlin’de eğitimine devam ederken Abdülhamid padişahlıktan alınıp sürgün olarak Selanik’e gönderiliyor. Bir süre sonra babam Berlin’deki eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönüyor. Sultan’a teşekkür etmek ve elini öpmek için de Selanik’e gidiyor. Fakat görüştürülmüyor. O da dönüp geliyor. Bir süre sonra Rusların ve Bulgarların İstanbul’a doğru gelişinden dolayı Abdülhamid, Selanik’ten alınıp Beylerbeyi Sarayı’na getiriliyor. Babam burada ancak elini öpebiliyor; o kadar. Konuşmaya müsaade etmiyorlar çünkü… Sarayla, Sultan Abdülhamid ile ilgili aktarabileceklerim bu kadar...