MHP lideri Bahçeli: FETÖ tehdidi ortadan kalkmadı
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM'deki grup toplantısında açıklamalarda bulundu. FETÖ'nün hain darbe girişiminin 10. yıl dönümüyle ilgili konuşan Bahçeli, "FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez." ifadelerini kullandı.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (TBMM) grup toplantısında iç ve dış politikada yaşanan son gelişmelere ilişkin önemli açıklamalarda bulundu, FETÖ ile ilgili çarpıcı ifadelere imza attı.
"15 TEMMUZ'U DOĞRU OKUMAK MİLLİ MECBURİYETTİR"
"Yarın Türk milletinin istiklal ve istikbalde, iradesine yöneltilen en vahim saldırılardan birinin bertaraf edilişinin 10. yıl dönümünü idrak edeceğiz." diyen Bahçeli, şunları kaydetti:
"Aradan geçen 10 yılların ardından görüyoruz ki 15 Temmuz yalnızca bir gecenin, yalnızca bir kalkışmanın, yalnızca bir kalkışmanın bir darbe teşebbüsünün adı değildir. 15 Temmuz, Türk milletinin tarih boyunca verdiği bağımsızlık mücadelesinin son halkalarından biridir. 15 Temmuz, yalnızca tankların sokağa çıktığı, savaş uçaklarının alçak uçuşu yaptığı, silahların milletimize çevrildiği bir hıyanet gecesi de değildir. 15 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içeriden çökertilmek, milli egemenliğinin gasp edilmek, ve Türk milletinin iradesinin zincire vurulmak istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür. Bu nedenle 15 Temmuz'u doğru okumak, yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, geleceği korumak bakımından da milli bir mecburiyettir."
"TÜRK MİLLETİ O GECE BİR KEZ DAHA TARİH YAZMIŞTIR"
Bahçeli, "15 Temmuz gecesi milletimiz yalnızca bir darbeyi durdurmamıştır, her biri vicdanının sesini dinlemiştir, her biri millet olmanın şuuruyla davranmıştır. Her biri vatan söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğunu göstermiştir. Tankın karşısına çıkan bu şuurdur. Kurşunların üzerine yürüyen bu şuurdur. Bombalanan gazi Meclis'i terk etmeyen bu şuurdur, meydanları dolduran bu şuurdur, şehadeti göze alan bu şuurdur. Türk milleti o gece bir kez daha tarih yazmıştır. Ve tarihe şu notu düşmüştür: Bu millet esir yaşamaz, bu millet teslim olmaz, bu millet iradesini vesayet odaklarına bırakmaz, bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez." ifadelerini kullandı.
"FETÖ TEHDİDİNİN ORTADAN KALKTIĞINI DÜŞÜNMEK CİDDİ BİR YANILGI"
"10. yıl dönümünde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer husus daha vardır." diyen MHP lideri Bahçeli, şunları söyledi:
"FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında öğütlenenler vardı, bugün başka maskelerle ortaya çıkabilir. Dün eğitim kisvesini kullananlar vardı, bugün farklı alanlarda benzer yöntemlere başvuranlar olabilir. Dün devletin mahrem yapılarına sızmaya çalışanlar vardı, yarın başka yollar deneyenler olabilir."
"MİLLİ ŞUURUN CANLI TUTULMASI HAYATİ ÖNEMDEDİR"
Bahçeli, "Bu sebeple devlet hafızasının diri tutulması, tedbirlerin tavizsiz sürdürülmesi ve milli şuurun canlı tutulması hayati önemdedir. Unutulmamalıdır ki millet hafızasını kaybettiği gün tehditler yeniden güç kazanır. Tarih şuuru zayıfladığı gün fitne odakları yeniden cesaret bulur. Milli Birlik duygusu aşındığı gün Türkiye'nin karşısındaki hesaplar yeniden hareketlenir. Bu sebeple 15 Temmuz'un hatırasını yaşatmak yalnızca geçmişe saygı değildir, aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur, aynı zamanda devletimize karşı görevdir, aynı zamanda karşı vefadır." dedi.
"DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE AYNI YERDEYİZ"
MHP lideri Bahçeli, şunları kaydetti:
"15 Temmuz'un bize verdiği derslerden biri de şudur: Türkiye'nin bekası günlük siyasi hesapların üzerindedir. Devletin varlığı geçici tartışmaların üzerindedir. Milli güvenlik, partiler üstü bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı her türlü görüş ayrılığının üzerindedir. Milliyetçi Hareket Partisi'nin yarım asrı aşan siyasi mücadelesi de işte bu anlayış üzerine kurulmuştur. Bizim için devlet ebed müddet ülküsü bir slogan değildir. Bizim için milli birlik ve kardeşlik yalnızca siyasi bir söylem değildir. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası günlük hesaplara kurban edilemeyecek büyük bir emanettir. Dün olduğu gibi bugün de aynı yerdeyiz. Vatanımız için buradayız."
Bahçeli'nin açıklamalarından satırbaşları:
"Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır. Bir zamanlar direnişin karargahı olan bu aziz şehir, bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı, uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir. Bu sebeple Ankara'da toplanan NATO zirvesini alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır.
Ankara'da 70 yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış, soğuk savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür.
Ankara'da 5 maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna'ya verilen askeri desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa'nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran'ın nükleer programlarından Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye'de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerimize kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır.
Ankara'da müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayınlanan yalan kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı, hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır. Zira devletler de, ittifaklar da kürsülerden haykıran süslü beyanların geçici cazibesiyle değil badire anlarında sınanan sadakatlerin yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletin gecesini gündüzüne katarak çevik iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur. Kadim Türk devlet mirası bu hakikati zamanın aşındıramadığı bir mutlak esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir.
Bilge Tonyuyuk'un 1000 yıllık aşkın zaman önce Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil, devleti kurmanın devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur. Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir. Şimdi size soruyorum: Zamanın akışını kim okuyacaktır? Görünürdeki sükunetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir? Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir? Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir? Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir? Kim sabretmeyi bildiği kadar set çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir? Cevap bellidir. O da Türkiye'dir.
Türkiye, NATO'da yalnızca strateji konumuyla değil, tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudreti ile yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin eriştiği ve stratejik seviye Ankara zirvesinde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamla büyütüldüğü bir devir değildir. Devir, kağıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.
Böylesi bir çağda güvenlik yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliyle ölçülecektir. Bugün NATO'nun önündeki mevzu aslında budur. İttifak bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikleri arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir?
Ankara zirvesi işte bu soruları NATO'nun önüne koymuştur. Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi'nin başlıca ikazlarından biridir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir. Öncelikle üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı, haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir.
Zira Türkiye'nin sahadaki fedakarlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak akıl kârı değildir. Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin harp envanterlerinde yerli ve milli üretim oranımız yüzde 80'leri aşıp, muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse, bu görkemli tablo milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir. Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım bir lütuf değil, geç de olsa, güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır.
Yeni güvenlik çağının en çekici taraflarından biri de uzay ve veri ve istihbarat boyutunun artık savunmanın ayrılmaz parçası haline gelmesidir. Bu bakımdan İmece başlığı son derece anlamlıdır. İmecenin, NATO'nun uzay ufkunda yeni bir kabiliyet olarak gündeme gelmesi, Türkiye'nin savunmayı yalnızca karada, denizde ve havada değil, uzayda da düşünen bir devlet aklına ulaştığını göstermektedir.
İmece, Türk mühendisinin mavi göklere aşan kabiliyeti, semaların ötesini görüp feza karanlığını al bayrağımızla aydınlatmayı düşleyen milli teknoloji hamlesidir. Uzayın zifiri karanlığını delip geçen imece, gök kubbeyi yırtan Kaan'ın çelik kanatlarından kendini gösteren irade, yerli ve milli savunma davamızın insansız muharebede sahasındaki öncüsü Kızılelma, göklerdeki yeni nizamın habercisi olan Akıncı ve Aksungur, Mavi Vatan'ın engin sularında tüm heybetiyle süzülen TCG Anadolu ve MİLGEM şaheserleri, karada düşmanın yüreğine korku salan Altay tankımız, tehditleri berhava eden Tayfun ve Bora füzelerimiz, vatan sathını uçtan uca saran çelik kubbemizin kilit taşları mesafesindeki silahlar, ve Hisar sistemlerimiz karada, denizde, havada ve uzayda hükümranlık haklarımızın tavizsiz muhafızlarıdır. Böylesi devasa bir envantere elbette kolay ulaşmadık.
Yıllarca ilmek ilmek dokunan o vakur sabrın, ambargoların paslı prangalarını söküp atan Türk mühendislerimizin keskin zekalarının savunma sanayinde ter döken işçilerimizin emeklerini bereketli mahsulüdür. Atalarımızın dediği gibi, 'kimi komşular insanı mal sahibi yapar.' Savunma sanayindeki bu emsalsiz şahlanışın kökleri doğrudan doğruya maruz kaldığımız tarihi dayatmaların o çetin tecrübelerinde aranmalıdır.
Kıbrıs Barış Harekatı'nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kemerleri, terörle mücadelede sahnelenen o iki yüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar, asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır. Ram olmayı elinin tersi iten Türk Devleti, asil fıtratının gereğini layıkıyla yerine getirmiş, kendi öz cevherine rücu ederek etrafındaki muhasara çemberini parçalıyor.
Asırlar evvel otağını bizzat kuran, kılıcını kendi ölçüsünde döven, sancağını en ön safta göğüsleyen o kudretli ruh, çağımızda yerli ve milli savunma sanayimizle yeniden hayat bulmuştur. Şunu çok iyi biliyoruz ki, semaları titreten füzelerimizin, ufukları Türk milletinin hasımlarına dar eden savaş uçaklarımızın ve deryaları yaran gemilerimizin asıl kudreti o çeliğe can veren Türk ordusunun şanından neşet etmektedir.
NATO Ankara Zirvesi müzakerelere devam ederken dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğaz arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken Trump, mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen itilafın ifadesi değildir. Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti ve fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş, verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibar ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık. Diplomasinin, barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi diye sormuştuk. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır.
Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafı iken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askeri müdahalenin hedefi olmuştur. Bu gerçek görmezden gelinerek Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı'nı kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğrudur.
Sonucu sebep gibi göstermek, hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlamda gelmeyecektir. İran'ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletin can emniyetini sağlama hakkı vardır. Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir. Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükunet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran'dan itidal bekleyenlerin İran'ı hedef alan askeri müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. ABD'nin, İran'ın nükleer programını, bölgedeki askeri faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı'ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması da elbette tabidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz.
Devletler arası münasebetler bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfe keder gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsi tasarruflarla değil, ahde vefa ilkesiyle yürütülür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın 'benim için bitti' açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletin taahhüdüdür. İran'la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi yalnız Tahran'ın değil, gelecekte Washington'la masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruyu doğuracaktır. Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır? Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir? Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir? Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaklardır? Bu sorular cevapsız bırakılamaz. Üstelik söz konusu açıklamanın NATO zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür.
NATO'nun caydırıcılığı yalnız askeri envanterin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına, veya hareket kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti, üyelerinin sözüne duyulan güven, alınan kararlarının öngörülebilirliği ve müttefiklik hukukunun muhafazasıdır. Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askeri müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır. Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken, diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması kaçınılmaz olarak güvenlik meselesini gündeme taşıyacaktır.
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması da işte bu kopuşun ardından meydana gelmiştir. Hürmüz'de oluşan tabloyu İran'ın sebepsiz veya keyfi bir tasarrufu gibi takdim etmek gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktadır. Hürmüz, dünya ekonomisinin enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti petrol ve doğal gazı taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır.
Hürmüz'deki kilitlenmenin anahtarı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askeri yöntemlere müracaat edilmesi de bugün Hürmüz Boğazı'nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktı. Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hale getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir. Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu mutabakatın taraflarına aittir. ABD, askeri müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran'daki, Hürmüz'deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesi sağlamalıdır. Hürmüz'den yükselen gerilim daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavizsiz tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmelidir.
Ukrayna sahasından Karadeniz'e, Balkanlardan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye'nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye'nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olamayacaktır. Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil, değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye'nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi ön yargılarla değerlendirilmiştir. Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye'nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır.
Bu yaklaşım yalnızca Türkiye 'ye değil, Avrupa'ya da zarar vermiştir. Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye'yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır. Türkiye'yi dışarıda bırakarak Avrupa'nın daha güçlü olacağını düşünenler bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır. Sorulması gereken sorular şunlardır: Türkiye'nin dışlandığı yıllar Avrupa'ya ne kazandırmıştır? Göç krizleri mi çözülmüştür? Enerji güvenliği mi sağlanmıştır? Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir? Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır? Bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi olarak görüşümüz açıktır: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri karşılıklı saygı, egemenlik eşitlik ve hakkaniyet temelinde ilerlemelidir. Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır, ne de bir ayrıcalık talep etmektedir. Türkiye yalnızca kendisine karşı dürüst olunmasını istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Türkiye yalnızca ortaklık hukukunun gereğinin yerine getirilmesini istemektedir. Elbette birliğin güncelleşmesi önemlidir, elbette vize serbestliği sürecinin tamamlanması önemlidir. Elbette ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olan husus, Avrupa'nın Türkiye'yi artık geçici ihtiyaçlarının hatırlandığı kriz zamanlarında kapısı çalınan işler normale döndüğünde ise yeniden ötelenen bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir. Türkiye'nin yeri Avrupa'nın bekleme salonu değildir.
Son günlerde Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in, Türkiye'nin Avrupa güvenlik mekanizmalarıyla-ki rolünü Adalar Denizi'ndeki itilaflara bağlayan açıklamaları son derece vahimdir. Avrupa'nın güvenliğini Atina'nın dar siyasi hesaplarına mahkum etmek ne akılcıdır ne de sürdürülebilirdir. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler üçüncü ülkelerin ön yargılarına, seçim hesaplarına veya tarihi korkularına rehin bırakılamaz. Hiçbir ülke kendi ikili sorunlarını Avrupa'nın müşterek güvenlik gündemi gibi sunma hakkına sahip değildir. Hiçbir başkent Türkiye'nin meşru hak ve menfaatlerini tartışma konusu yapamaz. Türkiye'nin milli müzakere masalarında pazarlık unsuru değildir.
Türkiye'nin egemenlik hakları herhangi bir siyasi şantajın konusu olamaz. Bu hususta tavrımızın değişmesi söz konusu dahi olamaz. Ancak burada altını çizmekle istediğim konu bu tartışmayı yalnızca Yunanistan ve belirli itilaflar düzeyine indirgememektir. Çünkü burada yatan niyet söze dökülenden daha büyüktür. Ve Avrupa'nın yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alacağı bu niyete ortak olup olmadığının sınanmasıdır. Avrupa, Türkiye ile birlikte mi hareket edecek yoksa eski ön yargıların esiri olarak mı kalacak? Önümüzdeki yıllar bu sorunun cevabını verecektir. Fakat hangi şart altında olursa olsun değişmeyecek bir gerçek varsa o da şudur: Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, içine düştüğü kuyuyu uzanan güvenli bir halattır. Türkiye, Avrupa'nın güvenliği, istikrarı enerji arzı, ticaret yolları ve jeopolitik dengesi bakımından vazgeçilmez bir stratejik gerçekliktir. Bu gerçeği kabul edenler kazanacaktır. Görmezden gelenler ise değişen dünyanın setlerine er ya da geç çarpıp dağılacaktır."
