“Yukarıdan aşağı sarkıp, karanlığın içinden ayak bileklerine kadar suya batmış ustaları gördüm.”
Hatırama bugün de devam ediyorum... Ertesi gün güneş doğmadan tarladaydık. Babam, ben ve iki usta… Çıkrığı kurduk. Ustalar içeri indi, ben yukarıda kovaları yukarı çekiyor, toprağı kenara yığıyordum. Her çekişimde halat avuçlarımı kesiyordu ama içimdeki heyecan acıyı unutturuyordu. Kuyu derinleştikçe ustaların sesi yankılanıyordu.
“Nusret! Kaldır oğlum!”
“Gönderiyorum ustam!”
Bazen kovayı yukarı çekerken nefesim kesiliyor, babam hemen yanıma gelip:
“Dayan oğlum, az kaldı. Suyun kokusu geldi sanki” diyordu.
Altıncı metreye ulaştığımızda ustalardan biri, Mehmet, aşağıdan bağırdı:
“Ahmet Ali! Toprak değişti! Nem var burada!”
Babam heyecanla bana baktı:
“Duydun mu? Oğlum galiba suya yaklaştık.”
Kalbim hızlı atıyordu. Ustalar biraz daha kazdı. Birkaç kovadan sonra toprağın rengi koyulaştı. Nemliydi… Parmaklarımın arasında su gibi kayıyordu.
Ve o an… Derinden, boğuk bir ses geldi. Toprak çökmeye değil, yumuşamaya başladı.
Mehmet bağırdı:
“Su geldi! Az ama var!”
Babam ellerini açtı:
“Elhamdülillah! Elhamdülillah!”
Ben yukarıdan aşağı sarkıp baktım, karanlığın içinden ayak bileklerine kadar suya batmış ustaları gördüm. O an içimde bir şey kıpırdadı… Sanki tarlamız; daha doğrusu bütün köyümüz suya kavuşmak üzereydi...
Babam omzuma dokundu:
“Gördün mü oğlum?” dedi.
“Toprak, umudu boş çıkarmaz. Yeter ki vazgeçmeyesin.”
Ben o gün ilk kez, babamın yıllardır içinde taşıdığı o inancı gerçekten hissettim. O küçük su birikintisi, o dar kuyunun dibindeki nem… Bir köyün, bir ailenin, bir gençliğin umuduydu. Ve bu daha başlangıçtı.
1980 yılının takvim yaprakları bir bir koparken, Türkiye’nin dört bir yanında bizim gibi gençler Eğitim Enstitülerinde geleceği kovalıyor, bir yandan da memleketin omuzlarına çöken ağır havanın içinde umutla yol almaya çalışıyordu. Ankara’da sınav telaşı, Hırkalı’da ise toprağın çetin sınavı vardı. Ben iki sınav arasında gidip geliyordum. Biri geleceğin, biri emeğin sınavı… DEVAMI YARIN

