"Bibliyoman" Erol Üyepazarcı ile bayram sohbeti: Kitaba olan tutkum bir kazayla başladı
Adnan Menderes ve arkadaşlarını idama götüren Yassıada’daki düzmece mahkemede yaşananları yazar Erol Üyepazarcı ilk ağızdan anlattı.
- Erol Üyepazarcı, bibliyomanlığının ağır bastığını belirtiyor.
- Çocukluğu Fatih'te geçen Üyepazarcı, o dönemin komşuluk ilişkilerini ve bayram yerlerini anlatıyor.
- Okuma merakı, ortaokulda geçirdiği bir trafik kazası sonrası evde yattığı dönemde Osmanlıca öğrenmesiyle artmış.
- Beyazıt Sahaflar Çarşısı'nda eski eserler topladığını belirtiyor.
- Teknik Üniversite'de mühendislik okurken günde 100 sayfa okuma prensibini sürdürmüş.
- 1990'lardan sonra kitap yazmaya başladığını ve emekli olduğundan beri otuz yıldır okuyup yazdığını ifade ediyor.
- 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Yassıada'da mahkemeleri izlediğini ve siyasi bir mahkeme olduğuna kanaat getirdiğini anlatıyor.
- Menderes'in Yassıada'da bir Başbakan Yardımcısı tarafından azarlanmasına tanık olmuş.
- Polisiye roman merakının, okuma ve kaçış keyfi vermesinden kaynaklandığını belirtiyor.
- Osmanlı döneminde de polisiye roman yazıldığını ve Türkiye'de bu türün zengin bir geçmişi olduğunu söylüyor.
- Sultan II. Abdülhamid'in iyi bir politikacı olduğunu ve memleketin İttihatçılar tarafından on senede mahvedildiğini düşünüyor.
MURAT ÖZTEKİN- Yazar, polisiye roman eleştirmeni, koleksiyoncu, mühendis… Erol Üyepazarcı’nın birçok sıfatı var ama o “Bana bibliyofil deniyor ama bibliyoman daha ağır basıyor” diyor. Yani kendisi satırlarının altını bile çizmeye kıyamayan bir kitap âşığı. Yıllardır hem okuyor hem de yazıyor…
Son kitabı “Şerlok Holmes ile Cingöz Recai’nin İzinde Bir Kitap Kurdu” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) vesilesiyle evinin kapısını çaldığımızda evvela kahve ikram ediyor, sonra evinin çatı katındaki kütüphaneye davet ediyor bizi... “Sığınağım” dediği ve binlerce kıymetli esere ev sahipliği yapan o mekânda kitapları, eski İstanbul’u, kitap meclislerini, polisiye edebiyatı ve 27 Mayıs gibi tarihî hadiseleri konuşuyoruz...
Doğup büyüdüğünüz yıllarla başlamak istiyorum. Hayatınızın ilk seneleri Fatih’te geçmiş. O devirde Suriçi’nde nasıl bir hayat vardı?
Fatih Taşkasap’ta hayata gözlerimi açtım ve orada büyüdüm. O zamanlar komşularımızla yakın insani ilişkilerimiz vardı. Mesela bir evde vefat olduğunda mahallenin diğer sakinleri yedi gün boyunca onlara yemek götürürdü. Sokakta samimi arkadaşlıklar yaşanırdı. Bayram günlerinde ise evvela namaza, sonra el öpmeye giderdik. O yıllarda 50 kuruş kâğıt paraydı ve o para bize verildiğinde havalara uçardık.
AKSARAY BAYRAM YERİYDİ
Fatih’in bir bayram yeri var mıydı?
Aksaray bayram yeri olur, dönme dolaplar ve kaydıraklar kurulurdu. Erkek çocukları, oraya getirilen süslü atlara binerlerdi; 10 kuruşa bir tur atardınız. O zaman Amerikan filmleri çok meşhur olduğu için ata binince kendimizi kovboy zannederdik. Bütün bunlar 1940’ların ikinci yarısında oluyordu.
O yıllar aynı zamanda II. Dünya Savaşı devri. Harbin zor durumlarını hatırlıyor musunuz?
İsmet Paşa, Almanların yenildiğini anlayınca döndü ama savaşın başında iki tarafı da idare etmeye çalıştı. Yine de Almanlar gelir diye de konuşuluyor, korkuyorduk. O senelerde gece karartmaları olur, ışığı gören bekçiler kapılara vururdu. Çocuk olmamıza rağmen bunları hissettik. Öte yandan babamın hâli vakti yerindeydi; pek maddi zorluk yaşamadık. Fakat ekmek karnesi vardı. Yani muhtarlıklar pul verir, onunla fırından ekmek alırdınız.
GAZETE HER EVE GİRERDİ
Peki böyle bir atmosferde okumaya ve kitaplara nasıl merak sardınız?
O zaman her eve gazete girerdi. Ben de okumayı öğrendikten sonra gazeteleri okumaya başladım. Haberleri okur, babam ve mahalleden Latif Amca’mla beraber münakaşa ederdim; bana büyük adammışım gibi cevap verirlerdi. Gazetelerdeki tefrikalara da meraklıydım. İlk okuduğum kitap ise “Bir Çalgıcının Seyahati” oldu. Ancak asıl kitap okuma merakım bir faciayla başladı.
Nedir o facia?
Ortaokuldayken freni boşalan belediye otobüsü kaldırıma çıkarak beni yere serdi. Yanımdaki ihtiyar kadıncağız hemen öldü, bense ağır yaralandım. Kazadan sonra ayağımın yüzülen derisi kapanmadı. Doktorlar vücudumun deri üretmesini beklediler ama bir türlü olmadı. Onun üzerine sırtımdan deri alıp ayağıma yapıştırdılar. Tabii bu yüzden sekiz dokuz ay evde yatmak zorunda kaldım. Bu esnada kitap okumaya başladım. O esnada Latif Amcam “Bir sürü kıymetli eser Latin harfleriyle basılmamıştır” diyerek bana Osmanlıca öğretti. Her gün bana gelirdi.
OSMANLICA SERÜVENİ
Osmanlıca öğrenip eski eserleri okumak size ne kattı?
O devirde Arap harfleriyle kitap basmak yasaktı ama eskiden basılmış kitapları bulabiliyorduk. Mesela Evliya Çelebi’yi orijinal hâlinden okumuşumdur. Böylece eski kültürü daha iyi tanıdım.
O yıllarda nereden kitap alır, hangi ortamlarda bulunurdunuz?
Lisedeyken klasik eserleri topluyordum. Bazılarının yeni baskılarını bulamayınca Beyazıt Sahaflar Çarşısı’na gidip gelmeye başladım. Orada rahmetli Muzaffer Ozak vardı. Bana “klasikçi” derdi, elindeki eserleri uygun fiyata verirdi. O zaman çarşı, hakikaten sahaflar çarşısıydı. Şimdi ise ders kitabı satıyorlar.
Peki, o yıllarda insanlar, hassaten İstanbul ahalisi kitap okur muydu?
Ben Teknik Üniversite’ye geçince etrafımda matematiğe yatkın insanlar vardı. Kitap satışları o zamanki nüfusa göre bugünden daha iyiydi. Şimdi kâğıt fiyatları çok arttı; bazı yayınevlerinin beş kuruş dahi kazanmadığını biliyorum.
Siz kitaplara çok meraklısınız, Osmanlıca okuyorsunuz. Niçin teknik üniversiteye gittiniz ve mühendislik okudunuz?
Çalışkan bir öğrenciydim. 1950’lerde en şaşaalı yer ise Teknik Üniversite’ydi (İTÜ). Çocukluk gururuyla oraya girdik. Tabii, o zamanlar mühendisler çok güzel para kazanıyordu. Türkiye’de 300-400 makine mühendisi vardı.
GÜNDE 100 SAYFA OKUYACAĞIM!
Peki, mühendislik yaparken kitaplara olan alakanızı koruyabildiniz mi?
İlke olarak günde 100 sayfa kitap okuma prensibim vardı. Seyahate gittiğimde bile okurdum. Genellikle de buna uydum.
Kitap biriktirmek mi daha çok alakanızı çekiyordu yoksa kitap okumak mı?
Efendim bazı dostlarımızı buraya gelirler “Bunların hepsini okudunuz mu” diye sorarlar. Bibliyomanlıkta yalnız okumak için kitap alınmaz. Mesela ilk baskılar ve imzalı kitap da çok önemlidir. Okuduğum bir kitabı, sırf imzalı diye bir daha almışlığım vardır. Bir daha okumaya lüzum var mı?
130 yıllık Haydarpaşa Garı tarihinde ilk! Bakan Ersoy restorasyonun detaylarını açıkladı
Yazma serüveniniz ise çok sonra başlamış...
1990’lardan sonra kitap yazmaya başladım. Bostancıbaşı Sicilleri ilk hazırladığım eser oldu. Sonra diğerleri geldi. Emekli olduğumdan beri otuz senedir okuyup yazıyorum.
EN YAKININDAKİ KİŞİ MENDERES’İ AZARLADI
Sizin Yassıada maceranız var. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada’ya gidiyorsunuz. Nasıl oldu bunlar?
Muhafazakâr bir ailenin çocuğuydum. 1960’ta Demokrat Parti’ye karşı darbe oldu. Sonrasında gelişmeleri takip ediyordum. Yassıada’da kurulan mahkemeyi görmek istedim. Dolmabahçe’de bir irtibat bürosu kurulmuştu. Adaya gitmek için oraya müracaat ettim. Komutan bana niye gitmek istediğimi sorunca “Tarihe şahitlik etmek istiyorum” dedim. Bu söz hoşuna gitti ve bana Yassıada’ya iki defa giriş hakkı verdiler. Vapurla adaya gittik. Çok sıkı disiplin vardı; elimize nasıl davranacağımızın yazılı olduğu kitapçık verdiler.
İlk gittiğimde Demokrat Partililer halk evlerini kapattıkları için yargılanıyorlardı. Bir sürü kişi mahkemeye “Ben Meclis’te değildim” diye cevaplar verdi. Samet Ağaoğlu ise “Ben o sırada Avrupa’daydım ama olsaydım olumlu oy verirdim” dedi.
Sonra sözlerine şöyle devam etti: “Efendim bu teklifi Fethi Çelikbaş isimli bir arkadaşımız verdi. O zaman Demokrat Partiliydi. Meclis’te o müdafaa etti. Eğer bu suçsa onu niye yargılamıyorsunuz?” Çünkü, Çelikbaş DP’den ayrılıp parti kurmuştu. Mahkeme başkanı ise Ağaoğlu’na “Sizi buraya tıkan kuvvet öyle istiyor!” dedi.
Siz tarihe geçen o sözü kulaklarınızla duydunuz yani…
Evet, o meşhur sözü bizzat duydum. Önce hadiseye ortadan bakıyordum ama bu sözlerden sonra Yassıada’ya dair bütün kanaatlerim negatif oldu. Gerçeği gördüm.
Menderes’i de orada gördünüz değil mi?
Celal Bayar “Ben sizi tanımıyorum” der gibi hâkime sırtını dönmüştü. Zavallı Menderes ise elinde kalem not tutuyordu. Bir an kaleminin mürekkebi bitti. Yanındaki Başbakan Yardımcısından kalem istedi. O ise, “Beni rahatsız etmesene” diye Menderes’i azarladı. Adnan Menderes’in kafası öne düşmüştü. Kendisine o zaman çok acıdım. O kişi bir zamanlar Menderes’in en yakınındaki isimlerden biriydi. O zaman Yassıada’daki mahkemenin siyasi olduğunu ve Menderes’i aşağılamak için kurulduğunu anladım.
ASKER, SELİM İLERİ’NİN BABASINI DA İŞTEN ATTI
Peki, Menderes ve arkadaşlarının idamına halk arasında bir reaksiyon oldu mu?
İnsanlarda acıma çok büyük oldu. Menderes’in ölüm haberini alan babam oturup Yasin okudu, anacığım ise ağladı. Fakat toplumsal bir olay çıkmadı. Çünkü askerin müdahale edeceği biliniyordu. İsmet Paşa idam olmasın diye uğraştı. Ancak adalet duygusuyla değil, partisinin reyi düşer diye mâni olmaya çalıştı. Zaten başaramayınca öyle oldu. İdamdan sonra bizi üzen bir diğer şey 147’ler olayıydı. Askerler, 147 hocamızı üniversiteden ihraç ettiler. Mesela yazar Selim İleri’nin babası olan Hilmi İleri, çok sevdiğimiz bir hocamızdı. Askerler onu da attılar. Teknik Üniversite’de okurken Gümüşsuyu’ndan Taksim’e yürüdük. Üç Millî Birlik Komitesi üyesi yanımıza geldi, “Hilmi İleri Hoca’yı niye attınız?” diye sordum. Askerlerden biri “Onun bacanağı düşüklerin Demiryolu Genel Müdürüydü” dedi. “Düşükler” derken Demokrat Partilileri kastediyordu.
13. pano da Türkiye’de! Çingene Kızı'nın kayıp parçası ABD'den geldi
REŞAT EKREM KOÇU’YA İFTİRA ATTILAR
Reşat Kerem Koçu benim hocamdır. Hiç evlenmediği için kendisine “eş cinsel” diye iftira attılar. Bunu Orhan Pamuk yaydı. Ardından profesörler dâhil bir sürü adam aynı şekilde yazdı. Hâlbuki kendisinde hiç öyle bir temayül yoktu. Orhan Pamuk’un yazdıkları -hâşâ- hadis mi! Neymiş; Nobel Edebiyat Ödülü almış. Nobel Edebiyat Ödülü’nü gözünüzde büyütüyorsunuz. Nobel komitesi, o devirde hayatta olmalarına rağmen Tolstoy ve Çehov’a bile ödül vermedi. Niye? Rusları sevmedikleri için. Ama Winston Churchill’e edebiyat ödülü verdiler!
İTTİHATÇILAR ON SENEDE MEMLEKETİ MAHVETTİ
Türkiye’deki sayılı polisiye roman eleştirmenlerinden birisisiniz. Sizin polisiye edebiyat merakınız nereden geliyor?
Bazı kitaplar o kadar ağır yazılmışlardır ki bir iki sayfa sonra gözleriniz kapanmaya başlar. Polisiye romanlar ise hem okuma hem de kaçış keyfi verir. Ben polisiye romanlarda bunu buldum. Bir de katilin kim olduğunu bulmada iddialıyımdır. Katili çoğunlukla eserin başında bulurum. Katilini bulamadığım kitabın yazarı ise gözümde büyür. Mesela Agatha Christie böyledir.
Ciddi bir polisiye roman koleksiyonunuz da mevcut…
Osmanlı döneminde çevrilmiş bütün polisiye romanlar var. İlk polisiye romanı 1882’de Ahmed Mithat Efendi yazmış; “Esrar-ı Cinayet” diye… O dönemde telif polisiye roman yazılan 7 ülke var. Biri de Osmanlı… Türkiye’de polisiye romanın geçmişi çok zengin.
ABDÜLHAMİD HAN ÇOK İYİ BİR POLİTİKACIYDI
Ama Sultan II. Abdülhamid gibi bir polisiye roman meraklısı hükümdar vardı…
Haklısınız. Ben Abdülhamid’in polisiye merakını uzun uzun inceledim. Sultan Abdülhamid’in kütüphanesinde altı ay çalıştım. Eğer ömrüm yeterse Abdülhamid hakkında bir eser yazmak istiyorum. Kendisi günümüzde uçlarda değerlendiriliyor ama aslında ortada duran biriydi. Kanaatimce çok iyi bir politikacıydı. Çok güç şartlar altında padişahlık yaptı. Ondan sonra İttihatçılar idareyi aldılar; on sene içinde memleketi mahvettiler. Rumeli’yi kaybettik, aptalca I. Dünya Savaşı’na girdik ve daha sonra İngilizler İstanbul’u işgal ettiler.
Peki ama “Sultan Abdülhamid’in Son Günleri” adlı hükümdara ağır iftiralarla dolu kitabı tercüme etmişsiniz. Bunu niye yaptınız?
Bu eseri Abdülhamid hakkında Batılıların ne kadar sübjektif olduğunu göstermek için tercüme ettim. 400 sayfalık esere, 200 sayfalık dipnot koydum. Saçma şeylerin altında, “doğrusu budur” diye yazdım.
