Doç. Dr. Bornovalı Yerebatan Sarnıcı’nın mazisini anlattı: İçinde balık tutuluyordu
Bizans sonrasında unutulmayan Yerebatan Sarnıcı’nda Osmanlılar balık tutuyordu. Tarihî sarnıcın bugüne ulaşmasında ise Sultan Abdülhamid’in restorasyonu kritik rol oynadı.
- Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 526'da yaptırılan sarnıç, 100 bin ton su depolama kapasitesine sahipti ve Belgrad Ormanları'ndan gelen su kemerleriyle besleniyordu.
- Osmanlılar döneminde sarnıcın işlevi değişse de, üzerindeki mahallede yaşayanlar tarafından kullanılmaya devam edilmiş, Kanuni döneminde seyyah Petrus Gyllius tarafından ziyaret edilip tanıtılmıştır.
- 1700'lerde su kıtlığı nedeniyle içi dolmaya başlayan sarnıçta ilk tadilat teşebbüsleri yapılmış, 1800'lerde ise daha ciddi restorasyonlar gerçekleştirilmiştir.
- Sultan II. Abdülhamid döneminde, 1894 depreminin ardından yapının güçlendirilmesi ve hasarlı bölümlerinin bloke edilmesi gibi kritik müdahaleler yapılmıştır.
- Sarnıca yönelik ilgi artan su ihtiyacından ziyade, o bölgedeki yapı yoğunluğu ve evlerin zeminlerindeki kuyularla suya erişim imkanının yanı sıra ziyaretçilerin ilgisiyle de pekişmiştir.
- Medusa başlarının, yapının köşelerinde sütun boylarını tonoz yüksekliğine eşitlemek amacıyla devşirme malzeme olarak kullanıldığı belirtilmiştir.
MURAT ÖZTEKİN - Bizans devrinde Konstantinopolis yani İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için inşa edilen Yerebatan Sarnıcı, enteresan şekilde günümüze ulaştı. Bugünlerde mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında tartışma konusu olan tarihî sarnıcın mazisinde hikâyeler saklı. Bizans İmparatoru I. Justinianus, bundan 1500 sene evvel, yani 526’da özellikle şehrin yazın artan su ihtiyacını karşılamak için en büyük sarnıcı inşa ettirdi. Malum o devirde sular sarnıçlarda biriktiriliyor ve ihtiyaç için sarf ediliyordu. 336 sütunlu bu sarnıçta ise 100 bin ton su depolanabiliyordu.
Türkiye gazetesinin sorularını cevaplayan Doç. Dr. Sedat Bornovalı, inşanın ardındaki temel motivasyonu şu sözlerle anlatıyor: “Muhtemelen yalnızca halkın ihtiyaçları değil, o bölgedeki imparatorluk kurumlarının bir kuşatma altındayken susuz kalmasını engellemek istediler. Sarnıcın suyu, bugün Belgrad Ormanları olarak bildiğimiz bölgeden, kilometrelerce uzunluktaki su kemerleri sistemiyle taşınıyordu.”
'Vakıflar'ın mülkiyetine geçmişti: Yerebatan'ın devrine durdurma kararı
OSMANLIDA BİLİNİYORDU
Bizans’ın son dönemlerinde birçok sarnıç kendi hâline terk edildi. İstanbul’un Osmanlılarca fethinden sonra sarnıcın fonksiyonunu değişti. Ancak üzerindeki mahallede yaşayan insanlar, sarnıçtan su çekip içindeki balıkları avlıyorlardı.
Yerebatan’ın üzerinde bulunduğu sahaya Bıyıklı Mustafa Paşa Sarayı da inşa edilmişti. Doç. Dr. Bornovalı Osmanlı devrinde sarnıcın tamamen kendi hâline bırakılmadığını kaydederek “Sarnıç terk edildi diyemeyiz. Osmanlı durağan su değil, akan su tercih ederdi, diyebiliriz. Zaten Osmanlılar şehre kendi su yollarını ve çeşmelerini inşa etmişlerdi. Ama Kanuni döneminde İstanbul’da bulunan seyyah Petrus Gyllius yapıyı gezer ve tanıtır. O dönemlerde suyun kullanıldığı ve balık beslendiği de anlaşılıyor” ifadelerini kullanıyor.
Yerebatan Sarnıcı'nda korkunç manzara! Ekipler hasarları onarmaya çalışıyor
Dr. Ayhan Han’ın makalesinde anlattığı üzere su kıtlığı sebebiyle 1700’lerde içi dolmaya başlayan sarnıçta ilk tadilat teşebbüsünde bulunuldu. 1800’lerde ise daha ciddi restorasyonlar yapılacaktı. Doç. Dr. Bornovalı ise “Geç Osmanlı döneminde sarnıca yönelik ilginin sebebi artan ‘su ihtiyacı’ değildi. O bölgede oluşan yapı yoğunluğuyla birlikte evlerin zeminlerinde açılan kuyularla, aşağıda biriken suya erişim Yerebatan’ın önemli sayıda kişinin gündelik hayatının parçası olmasına sebep oldu. Bir yandan da ziyaretçilerin ilgi odağına dönüştü” diyor.
SULTAN ABDÜLHAMİD’İN KRİTİK ROLÜ
Birçok tarihçi Yerebatan Sarnıcı’nın bugüne taşınmasında Sultan Abdülhamid’in “kurtarıcı” rol oynadığını söylüyor. O dönemde sütunlar onarılıp çatlaklar kapatılıyor. Sedat Bornovalı buna dair şunları ifade ediyor: “Sarnıcın tarihindeki en kritik müdahalelerinden biri Sultan II. Abdülhamid dönemine dayandırılır. 1894 depremi İstanbul’un hemen tümünde çok ağır hasar oluşturur. Bu süreçte yapının güçlendirilmesi ve en ağır hasarın bulunduğu bölümün bloke edilmesi gerekli olmuştur.”
VAKIF MALI MI?
Peki Yerebatan bir vakıf malı mıdır? Doç. Dr. Bornovalı “Kısa süre öncesine değin böyle bir bilgimiz yoktu. Genellikle vakıf mallarının işlevleri hayrat veya akar olarak karşımıza çıkar” sözleriyle buna ihtiyatlı yaklaşıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise Osmanlı dönemindeki vakfiye kayıtları ve tapu belgelerinde taşınmazın vakıf statüsüne bağlandığını öne sürüyor. Doç. Dr. Bornovalı, yapının son olarak iyi bir restorasyondan geçtiğini, gelecek için de hem bilimsel çalışma ve araştırmaların devam etmesi, hem de yapının sensörler gibi teknolojik unsurlarla sürekli takip edilmesi gerektiğini söylüyor.
MEDUSALARDA SIR YOK!
Bornovalı, Dan Brown’ın da ilgisini çeken sarnıçtaki medusa heykellerine dair şunları söylüyor: “Edebiyata ve gizemlere malzeme olan medusalar konusunun son derece pragmatik bir sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Görebildimiz kadarıyla ortada bir “sır” yok. Medusa başları birer devşirme malzemesidir. İnşa sırasında yapının o köşesinde kullanılan bazı sütunların boyunu tonoz yüksekliğine eşitlemek için kullanılmışlar. Ardında ezoterik bir şifre bulamayız.”
