MURAT ÖZTEKİN

Koronavirüs son günlerde neredeyse dünyanın tek gündem maddesi… Küreyi alarma geçiren salgın, Türkiye başta olmak üzere birçok ülkede sinema salonlarının kapanmasına sebep oldu. Dolayısıyla bu hafta vizyonlarda film yok... Ama beyazperde uzun yılladır salgınları çeşitli filmlerle işliyor ve aralarında bizi şaşırtacak derece koronavirüs hadisesini hatırlatan eserler var… Üstelik salgın filmleri, şu günlerde online film platformların “en çok seyredilenler”i arasında… Gelin, her ne kadar içimizdeki panik duygusunu artıracak olsa da bu filmlerin başlıcalarını hatırlayalım… 

SARSICI BİR DEJAVU
Şu günlerde en çok konuşulan ve üzerinde komplo teorileri üretilen film, 2011 yapımı “Salgın” (Contagion)… Yönetmen Steven Soderbergh’ün çektiği eser, hakikaten bugünlerde yaşadıklarımıza çok yakın bir hikâyeye sahip. Hong Kong’tan memleketi ABD’ye dönen Beth Emhoff adlı kadın evine geldiğinde düşüp ölüyor ve ölümcül bir virüsü taşıdığı ortaya çıkıyor. Kısa zamanda yaşanan ölümler karşısında dünya aciz kalıyor… Zaman zaman dokümanter film atmosferine girilen eserde, virüsün yayılışı günde be gün anlatılıyor. Salgının Çin’den çıkması, virüsün hayvan kaynaklı olması ve karantina çabaları bugün yaşananlarla inanılmaz benzerlikler taşıyor. Eser, doğrusal olmayan akışı, kamera kullanımı ve karakterleriyle seyirciyi ziyadesiyle rahatsız edecek bir atmosfere sahip! Filmde ön planda olmayan şeyler ise medyanın insanları nasıl paniğe sevk ettiği ve yaşama içgüdüsü ile yapılanlar…

KARANTİNA ŞEHRİ
Salgın filmleri arasında koronavirüsü en çok hatırlatanlardan biri de Güney Kore’den çıkmıştı... Kim Sung Su’nun hem yazıp hem yönetmen koltuğunda oturduğu 2013 yapımı “The Flu”, (Grip) adından anlaşılacağı üzere bir tür öldürücü grip salgınını merkezine alıyor... Filmde insan kaçakçısı bir adamın ölümünden sona Bundang şehrine virüs yayıldığı ortaya çıkıyor. Yüz binlerce insan karantinaya alınırken, virüse karşı aşı bulmaya çalışan iki görevli izole şehre gitmek zorunda kalıyor... Eser, çok parlak olmasa da kriz yönetimi bakımından bugün dünyada yaşananlara (medyanın tavrı, market talanı vs.) ayna oluyor...

YILDIZLI ‘TEHDİT’
“Tehdit” (Outbreak) de sinema tarihinin unutulmaz salgın filmlerinden… Wolfgang Petersen’ın yönetmen koltuğunda oturduğu eser; Dustin Hoffman, Rene Russo, Morgan Freeman ve Kevin Spacey gibi yıldız oyuncularla dolu. “İnsanın dünyadaki egemenliğine son verecek yegâne tehlike virüstür” mottosuna sahip film, Afrika’da enfekte olan bir ABD askerî birliğinin kendi ordusu tarafından yok edilişinin çarpıcı sahnesiyle açılıyor ve yıllar sonra virüs bir maymun yoluyla ülkeye dehşetli şekilde geri dönüyor. Amerikan merkezli hikâyenin mantıksal temelleri güçlü olmasa da -özellikle bu psikolojik ortamda- seyirciyi sarsacak bir hikâye vadediyor.

SOKAKLAR  BOMBOŞ!
Will Smith’in başrolünde olduğu “Ben Efsaneyim” de “felaket sonrası” bir eser ama hikâyesinin temelinde virüs salgını yatıyor. Bilim adamlarının kanseri yenmek için ortaya çıkardığı virüs, tam tersi etki yaparak insanlığı mutanda çeviriyor ve hayatta kalan Robert Neville gibi birkaç insanın mücadelesi başlıyor… Eserin en çarpıcı taraflarından biri tenha ve tekinsiz şehir sokaklarının tasvir edildiği görselliği… Boş caddeler, içinde bulunduğumuz günlerde bize hiç yabancı gelmiyor.

GÖÇMENLER YİNE HEDEFTE
“Son Umut” (The Children of Men) salgınlar ve göçmen problemini birlikte ele alması bakımından dikkate değer… Yönetmen Alfonso Cuarón’un 2027 yılının Londra’sında geçen filminde Avrupa’nın politik durumu hakkında bugünü akla getirecek çok fazla şey var…