Türkiye velut bir kalemi daha kaybetti.            
Tedavi gördüğü hastanede rahmet-i Rahman’a kavuşan Mustafa Necati Özfatura Ağabey ebediyete uğurlandı.
Sevenleri Eyüp Sultan Camii’nin avlusunu onun için doldurdu. Hepimizin abisi, amcasıydı, dedesiydi Mustafa Necati Özfatura... İsmi gazetemizle özdeşleşmişti. Bir dava, fikir ve gönül adamıydı. Yüreği İslam coğrafyası için yanıp tutuşurdu. Mazlum Müslümanların babasıydı.

BİR SÖZLE HAYATI DEĞİŞTİ

Mustafa Necati Özfatura, 1930 yılında Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğdu. Ceddi, Kastamonu Tosya kökenliydi. Dedesi Sultan Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı’nda 17 yıl süreyle mabeyin kâtipliği yapmıştı. Babası ise fakirdi. Ama evlatlarının eğitimine önem verdi.  Mustafa Necati Ağabey, 1945 yılında orta okulu bitirdi. İlçesinde lise yoktu. İzmir’e anneannesinin yanına gitti. Bir gün dayısının bir sözüne kırıldı ve ilçesine döndü. Yolda yürürken bir arkadaşını gördü. Onun “Biz Bursa Işıklar Askerî Lisesine girmek için müracaat ettik. Sen de gelsene” sözü hayatını değiştirdi.

HEP BİRİNCİYDİ

O yıl Bursa Işıklar Askerî Lisesine kaydoldu. Öğrencilik dönemleri takdirle geçti. 1950 yılında Kara Harp Okulundan topçu subayı olarak mezun oldu. Sonra başarılarından dolayı uçaksavar ve füzeci olması için ABD’ye gönderildi. Dönüşte önemli görevler üstlendi. Hava Kuvvetlerindeki bütün füze bataryalarının hangi kışlaya nasıl yerleştirileceğini tayin etti. Füzelerin savunma planlarını yaptı. Komutasındaki birlik üç yıl üst üste NATO’nun füze atışlarında birinci oldu. Askerlikte kimse onun eline su dökemiyordu. Fakat bir kusuru(!) vardı. Namaz kılıyordu. Dindardı. İçki içmiyordu. Üstelik eşinin de başı örtülüydü. Ki daha sonra eşini genç yaşta kaybetti. Dindar olmanın bedelini ağır ödedi.

KIRK BEŞ YIL DEVAMLI YAZDI

Eskişehir’de görevliyken 12 Mart’ın baskıcı döneminde, üs komutanı General İrfan Özaydınlı’nın talimatı ile resen emekli edildi. İhraç belgesinde “Namaz kılmak gibi askerlik şerefiyle bağdaşmayan fiili işlediğiniz için ordudan atıldınız” deniliyordu. (Söz konusu komutan üç beş yıl sonra CHP milletvekili seçildi). Yarbay Mustafa Necati çalışkan, okumaya meraklı, pes etmeyen bir askerdi. Kendi gayretleriyle Rusça, İngilizce ve Fransızca öğrenmiş, başkentte görev yaptığı yıllarda Ankara Hukuk Fakültesini bitirmişti. Ordudan ihraç edilince kendi davasının peşine düştü. Yargılama sonunda göreve iade edildi. Karar, TSK tarihinde bir ilk idi. Ama zorbalar bu sefer onu pasif bir göreve, Aksaray Askerlik Şube Başkanlığına verdi. Haklarını alıp albaylığa yükselen Mustafa Necati Bey, 1974 yılında kendi isteğiyle emekli oldu. Emeklilik bitiş değil onun için yeni bir başlangıçtı.

BESMELE İLE BAŞLADI
Gazetemizin kurucusu merhum Enver Ören Ağabey ile yakından tanışıyorlardı. Bir gün kendisine gazetede çalışmak istediğini söyledi. Bunun üzerine Enver Ağabey “Gel köşe yazarı ol. Ancak sana bir oda, hatta müstakil bir masa ve sandalye bile verecek durumda değiliz... Boş bulduğun yere otur ve yazını yaz” dedi.
Bu söz üzerine Besmele-i şeriften sonra, Peygamber Efendimize, bütün ehl-i imanın  ruhlarına fatiha-ı şerif okuyup yazmaya başladı. 13 Ağustos 1974 tarihinde eline aldığı kalemi bir daha bırakmadı. Aralıksız yazdı. Ta ki geçtiğimiz aylara gelene kadar.

GÜNDE ÜÇ MAKALE BİRDEN
Gazetemizdeki hizmet süresi gazetenin yaşıyla aynı idi. Ama yazdığı yazı sayısı gazetenin yaşından çok fazlaydı. Çünkü Mustafa Necati Özfatura gazetenin ilk yıllarında kendi isminin yanı sıra “Mahmut İrfan Öz” ve “Mustafa Necati” gibi müstear isimlerle yazılar kaleme almıştı. İsmi gazete ile büyümüş, hayatını gazeteye vakfetmişti. Şimdiye kadar 20 bine yakın makalesi yayınlandı. Babıali’nin en uzun soluklu yazarıydı.

DİYORDU Kİ...
“Ben şuna her zaman inandım, inanıyorum: 21. asır İslam dünyasının asrı olacaktır. Bunu ne Amerika’sı ne Avrupa Birliği ne Rusya’sı ne Çin’i engelleyebilir. Müslümanlar sabırlı olsun. Ömrü olan bu güzel günleri görecektir.”

‘SOVYETLER DAĞILACAK’ DEDİ DAĞILDI

∂ Mustafa Necati Özfatura, 45 yıllık yazı hayatına çok sayıda ödül, kitap, makale sığdırdı. Dış politikada isabetli yorumlarıyla dikkat çekti. Sovyetler Birliği’nin en güçlü olduğu dönemde 5 Mayıs 1978 tarihinde “Bu yazıyı kesip saklayın. Afganistan Sovyetlerin Vietnam’ı olacaktır. Sovyetlerdeki Türkler 21. Asra girmeden kurtulacaktır” diye yazdı. İki yıl sonra Sovyetler dağıldı. Bosna Hersek, Çeçenistan, Filistin, Doğu Türkistan davalarında bayraktarlık yaptı. Kimsenin yüzüne bakmadığı yıllarda genel başkan olarak Yeşilay’ı ayakta tuttu.

Ahmet Sırrı Arvas anlatıyor​;

ZAMANIMIZIN YUNUS EMRE'SİYDİ


Değerli büyüğümüz gönül insanı, dava adamı Necati Ağabeyimiz ile Yeşilay’da birlikte çalıştık. Kendisi ağabeyimiz, babamız, büyüğümüz, başkanımız, üstadımız idi.
Hayatımın en huzurlu, en mutlu, en tatlı dönemi, o güzel insanla birlikte geçirdiğim günler oldu diyebilirim. Bizim için onunla çalışmak şerefi yeter.
Amir olduğu hâlde, asla amirliği hissettirmeyen, herkesin fikrini soran bir güzel insandı. Kendisini tanıdığımız 29 yıl boyunca ağzından yanlış, kötü bir söz işitmedim. Kimseyi incitmeyen, kırmayan, sert söylemeyen, nazik, kibar tam bir İstanbul beyefendisi idi.  Yeşilay’a 1970’li yıllardan başlamak üzere 40 yıldan fazla gönüllü hizmet etmişti. Bizlere vakıf hassasiyetini öğreten odur.
Şahsına yapılan yanlışlara tebessüm eder geçer, lakin dinimize yapılan saldırılara asla kayıtsız kalmaz, bir arslana dönüşürdü. Çok çalışkandı. Mesela avukat olduğunu az kimse bilir.


Hızlı okuma tekniğini bilirdi. Bizim bir hafada bitiremediğimiz 500 sayfalık bir kitabı, bir günde bitirir, yetmez, özetini çıkarırdı. Okuduğu bütün okulları derece ile bitirmişti. On binlerce makale yazdı, yüzlerce araştırması, kıymetli kitapları var. Türkiye’de bilgi arşivi tutan ender insanlardan biriydi.
Hastanede yatarken bile hazırladığı kitapları ücretsiz dağıttırmayı ihmal etmezdi. İnanılmaz bir insandı. Son Osmanlı diyebiliriz. Çok dakik ve muntazam çalışmayı severdi. Zamanını çok verimli kullandı.
Birlikte gideceğimiz bir randevuya yarım saat, bazen bir saat erkenden gider, kimseyi bekletmezdi.
Berrak bir hafızası vardı. Bazen kendisine arz ettiğimiz bir derdimizi, aradan aylar geçse bile o hatırlatır, son durumu sorardı.
Ondan insanlığı, dürüstlüğü, mertliği, cesareti, dava ahlakını, beyefendiliği öğrendik.
Ülkemizdeki birçok farklı camia, onu kendinden saydı, hürmet etti, sahiplendi.
Ahmed Arvasi bey nasıl ki, Asrın Yesevi’si idiyse, O da Yunus Emre’si gibiydi.
Müslümanlara karşı şefkatli, merhametli, din düşmanlarına karşı şiddetli, hiddetli idi.
Allah’a ve Resulüne âşıktı. Hak hukuk noktasında inanılmaz hassas idi. Birçok, vakıf dernekte görev almış, hayırlı işlere, seminerlere, konferanslara bila ücret katılmıştı. Kimseden bir beklentisi yoktu.
Son nefesine kadar devlet büyüklerine, devletimize, milletimize, bütün Müslümanlara dua etmiş, herkese haklarını helal etmişti.
Hastane odasında, elindeki tespihi ile dua ve zikirlerini ihmal etmiyordu.
Bıraktığı boşluk büyük. Nurlar içinde yatsın.