Her yerin mimarisi ayrı
Mardin’e yaptığını, Trabzon’da yaparsan olmaz. Her yerin kendi tabiatı var. O taş evler sırt sırta verdi mi yazın serin, kışın sıcak olurlar. Karadeniz kültüründe ise serenderler, ahşaplar var.
Yeni semtler, modern siteler, AVM’ler… Eski mahalleler, tarihî çarşılar, sokaklar… Hepimiz konuşuyoruz da acaba mimarlar ne diyor bu hususta?
Mimar Süleyman Güler ile keyifli bir sohbet yapıyoruz. Buyurun aşağıda:
Asr-ı saadet yıllarında mescitler dört duvardı malum, bırakın kubbeyi çatıları bile yoktu. Altınızda hasır, üstünüzde hurma dalları. Ama huşu ve huzur doluydular, öyle ya o saflarda durabilmek için neler vermez insan.
Güzel dinimiz cami böyle olmalı diye hudut koymuyor. Yönü kıbleye baksın tamam. Eh sessiz, ferah ve hoş kokarsa ne istersin daha. Peki üstüne hiçbir şey koymayalım mı? Aksine Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) ilim Çin’de bile olsa alın buyuruyor, hikmet müminin yitik malıdır zira. Nitekim kubbeyi Bizans’tan kopyalamışız, en güzel örneklerini de Memlûk koymuş ortaya.
Çamlıca Camii de muhteşem bir tepede. İstanbul’a yakışacak. İyi de niye 6 asır evvelki bir caminin replikası olmak zorunda? Madem taklit edeceğiz, aslına uyalım, taştan yapalım, mermerden ve ahşaptan...
¥ Her yere de beton girmesin di mi ama?
Beton kötü bir malzeme değil, limitlerini kullanırsanız onunla da yapabileceğiniz şeyler var. Madem bire bir eskisini yapmıyoruz, şeklini de değiştirelim o zaman.
¥ Kubbesiz bir cami… Ne bileyim…
İnsan alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Eğer başından beri camiler kubbesiz olsaydı, kubbeye karşı çıkılacaktı bu defa. Rahmetli Mimar Sinan bile ithamlara maruz kalmış. Tamam kubbe; aydınlatmada, estetikte, akustikte mimarın elini güçlendirir. Ama bu şeri bir mesele değil ki, değiştirebilirsin pekâlâ.
Bakın Emre Arolat dünya dinî yapı ödülünü hiç alışkın olmadığımız bir mescitle aldı. Sancaklar Camii’nde kubbe yok, minare de bizim bildiklerimize benzemiyor. Hira Ma-ğarası’nı örnek almış, hiçbir yere pencere koymamış. Uzleti inzivayı hissettiriyor mu? Evet. Uhreviliği veriyor mu? Veriyor. Bir hüzme ile mağaraya inen nuru işaret etmiş ki, doğru yerinden yakalıyor.
İşçiliğine de hayran kaldım. Kalıp izleri haleler su yolları güneş vurunca dekor hâlini alıyor. Ünlü mimar Lois Kan da betonu döküp bırakırdı. Le Corbisie, tuğlaları sıvatmazdı asla.
Genç mimarlarımız geziyorlar da malum, filan havaalanında gördükleri detayı getirip uyguluyorlar. Olur mu olur. Hatta Samarra Ulucami minaresi ve Hint işi soğan kubbeler de kullanılmalı korkmadan.
Bazen tarihî camilere giriyoruz, alüminyum kapılar, plastik doğramalar.
Bütün bunlar bilmemekten kaynaklanıyor. İhtiyarın biri bu ne biçim çeşme, yosun içinde diyor parasına kıyıp fayans döşetiyor. Amcam bilmem kaç asırlık abanoz minberi boyuyor sevabına. Gitti güzelim tarih, üstelik iş açtı başımıza. Koyunbaba Köprüsü’nün restorasyonunda en çok neyle uğraştık biliyormusunuz. Gereksiz çimentolarla.
¥ Peki ufacık camilere üç şerefeli minare yakışıyor mu?
Bizim altın oran diye bir ölçümüz var, göz onunla rahat ediyor. 1 virgül 618, tılsımlı bir sayı. Sadece Koca Sinan değil, Mimar Hayreddin, Sedefkâr da kullanıyor. Euler sayısı da bir başka şifre, bakıyorsunuz kaktüste salyangozda karşınıza çıkıyor. Ama diyeceksiniz ki, bunlar eski Helen’den kalma. Mimari matematik işidir, rakamın Arap’ı, İran’ı Yunan’ı olmaz. Nitekim Romalılardan ısıtma sistemlerini almışız. Ne yapmalıydık? Donmalı mıydık soğukta?
¥ Eskiler daha mı zevkliydi acaba?
Boğaz’da ev yaptıran ne ister? Tabandan tavana pencere, ne kadar açıklık, o kadar manzara. Ama Osmanlı yalılarına bakıyoruz ufacık ufacık camlar. Manzarayı çerçevelemiş sanki, tablo gibi asmış duvara. Sınır çizersen doyamazsın, diğerinde ise bakar bakar bıkarsın sonunda.
¥ Mimari ile bulunduğu coğrafya arasında da…
Evet bu da göz ardı ediliyor. Mardin’e yaptığını, Trabzon’da yaparsan olmaz. Her yerin kendi tabiatı var. O taş evler sırt sırta verdi mi yazın serin, kışın sıcak olurlar. Dar sokaklar abbaralar iç içe kaleler demektir, savunmaları kolay. Karadeniz kültüründe ise serenderler, ahşaplar var. Beton santralinin ne işi var yaylada? Belediyelerin imar müdürlüğü gibi estetiğe bakan birimleri de olmalı. Eğer Beyoğlu’nda yapıyorsun Pera stili yap, Süleymaniye’de kafes cumba ahşap. “Şu semtin bütün binaları böyle olacak” de kapat. Moda’ya Moda tarzı, Balat’a Balat.
¥ Roma’da Floransa’da da trafik sıkışıyor ama onlar caddeleri genişletmeyi düşünmüyorlar.
Aksine araçları küçültüyorlar. Vespa niye var? Niye el kadar Fiat 500’e biniyorlar? Şehir önemli zira. İstanbul Üniversitesi lafa geldi mi konuşur, yok biz 1453’te kurulduk da filan. Peki o İktisat Fakültesinin hâli ne? Dört duvar. İyi de hemen yanında saray var, yakışıyor mu sana?
Oxfort ve Harvard olmak kolay değil. Üniversitenin Arapçası ne? Camia! Talebe gelecek ufku açılacak. Bence 2 bin nüfuslu kasabalarda yüksekokul olmaz. Genç ne görecek de, götürecek yurduna? Anadolu’da üniversite kampüsleri arazilere kuruluyor, kışın kurt inmiyorsa iyi. Adım atamıyorsunuz; kar, bora, fırtına. Sahn-ı seman medresesi ise şehrin tam ortasında. Düşün biraz evvel Ebussuud Efendi kürsüye çıkmış, Akşemseddin namaz kıldırıyor, vezirlerle nazırlarla saf tutuyorsunuz yan yana. İşte dünyayı yöneten adamlar buradan çıkar. Doğan Kuban “Kötü binada, iyi insan yetiştirilemez.” demişti de tepki almıştı, ben hak veriyorum ona.
Mimarın işi insanlarla. Hitler de mimardı, bunun için yön verebildi kalabalıklara.
¥ Rahmetli Turgut Cansever “Çirkin yapı kul hakkına girer.” diyordu.
Öyle ya benim göz zevkimi bozmaya ne hakkın var? Bir gün değil, iki gün değil her sabah geçeceğim oradan. Osmanlı da mimari organiktir oysa. Ortada bir çınar görürsün, bir çeşme, yalak, asmalı kahve, taş cami ve ufak tefek ahşaplar. Bahçelerden taşan sümbüller, mor salkımlar.
Bizim millî hastalığımız her şeyden anlamak. Tıp, futbol, bina… Sor anlatsınlar sana. Hâlbuki mimara vereceği para kesinlikle fayda olarak dönecektir ona. Kendi yapacak pişman olacak sonra. Bakın mimari lüks değil, gerekli. Bu sandalyenin makul bir yüksekliği var, denenmiş kabul edilmiş şu kadar santimetrede rahat ediyor insan. Musluğu şuraya koyarsan sıkıntı çıkmaz. Yatak odasının kapı genişliği farklıdır, çocuk odasının başka. Postanenin basamak yüksekliği ile hastaneninki bir olmaz. İşte mimar bunun için var.
¥ Postane demişken Büyük Postaneye ne diyorsunuz?
Ne diyeyim, hayranım. Böyle yapılabilir anca. Vedat Tek. Kesinlikle dünya çapında… Légion d’Honneur vermemişler boşuna...
¥ Mimarın arkasında duran olacak ama.
Şair ne demiş:
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir.
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade gösteriver ‘İşte budur kubbe’ diye
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi o zaman
Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.
Evet Sinan’ın hakkını veriyoruz da
Peki ya ardındaki Süleyman?”
Osmanlı istese Efes harabelerini kırıp dökemez miydi? Silip atmamış. İznikli Rum’dan seramik almış, üstüne katmış çini yapmış. Mimar ideoloji peşinde koşmaz, güzellik arar.
Bir başka hastalığımız da rant. Yetmişli yıllarda Fatih’in 6 metrelik sokaklarına 7 kat vermişler, karanlık karanlık mekânlar.
Keşke Suriçi’ne hiç dokunmasalarmış, yine ahşap evler bostan kuyuları ve çın çın gong vuran tramvaylar olsa. Madem insanlar Havana’yı, Sevilla’yı görmek için gidiyor, İstanbul’a da geleceklerdi mutlaka. Kapalı çarşıda binbir gece masalları yaşatılamaz mı? Ne o Çin malı neonlar? Orada seçme mallar sunulmalı. Kot mont değil, kehribar nargile marpucu arayan gelmeli mesela.
Bakın son yıllarda açılan şu hat, tezhip kursları çok şey kattı insanımıza. İSMEK’ler vasatları yetiştirdi, bekleyin göreceksiniz; içlerinden bazıları öne çıkacak, çağa mühür vuracak.
PİPOYLA FULARLA OLSA...
¥ Yeni Sinanlarımız da olur mu acaba?
Mimar adayı çizecek karalayacak. Uykuda bile elleri tarama yapacak. Gezecek, inceleyecek, şehirlerden binalardan hisse kapacak. Tarihi ile barışık olacak, eski ustaları aşağılamayacak. Çok, çalışacak, çok okuyacak. Eğer pipo yakmakla, fular takmakla olsaydı kolay...
