Misyonerleri susturdu, kitabı meşhur oldu! Rahmetullah Hindi ve tarihi Agra münazarası
1853 yılında Hindistan'da Müslüman alimler ve Hıristiyan misyonerler bir münazara için bir araya geldi. Rahmetullah Hindi ve Karl Pfander arasında yaşanan meşhur "Agra münazarası" ve Sultan Abdülaziz'in desteğiyle basılan "İzhârü'l-Hak" kitabı dönemin Hıristiyanlaştırma politikasını yerle bir edecekti.
“İngiltere Devleti büyük kuvvetler sevkederek Hindistan’ı işgal ettikten sonra ahalinin emniyet ve düzeni için (kendi iddialarına göre) hoşnut olunacak işler yaptı. İngiliz din bilginlerinin işgalden kırk üç sene geçene kadar insanları kendi din ve mezheplerine çağırdığı görülmedi. Bundan sonra yavaş yavaş davete başladılar, İslâm’ı reddetmek için risâleler ve kitaplar yazdılar. Onları şehirlerde halka dağıttılar. Çarşılarda, insanların toplandıkları yerlerde ve sokaklarda vaaz etmeye başladılar. Bir müddet müslümanların avamı onların vaazlarını dinlemekten ve kitapçıklarını incelemekten uzak durdu. Hindistan âlimlerinden kimse bu kitapçıklara cevap vermeye yönelmedi. Fakat bir süre sonra avamdan bazılarının onlardan nefret edip uzak durması konusunda zafiyet kapıyı çaldı. Diğer canlılardan pek farkı olmayan bazı cahillerin ayaklarının kayması endişesi baş gösterdi. İşte o zaman bazı müslüman âlimler onları reddetmeye yöneldi”
ALİ TÜFEKÇİ - İslam alimi Mevlana Rahmetullah Hindi Efendi bundan 175 sene önce Hindistan'daki manzarayı böyle özetliyor.
Sömürge faaliyetlerinin önemli ayaklarından olan misyonerlik çok ciddi destekler alıyor, İslam dünyasına da nüfuz ediyordu.
Amerika ve Afrika başta olmak üzere coğrafi keşiflerin ardından elde edilen sömürge ekonomisi, misyonerlik faaliyetlerini besliyor, işgal edilen topraklarda kalıcılık sağlanmaya çalışılıyordu.
Hindistan işgali sırasında İngiltere'de Müslümanların Hıristiyanlaştırılması için Avrupa'daki misyoner okullarından bölgeye atamalar yaptı.
1800'lerin başında Henry Martin, ortalarında da William Muir dikkat çeken isimlerin başındaydı. 1850 yılında Agra'da kurulan St. John's Papaz Okulu (St. John's College) da çalışmalarının merkezlerinden oldu.
Okul Urduca, Farsça ve Arapça yayınları ve çeşitli faaliyetleriyle Müslümanları rahatsız etmeye başlamıştı.
PAPAZ PFANDER VE MÎZÂNÜ’L-HAK
1803 yılında Almanya’nın Stuttgart'da doğan Pfander, 1825’te Basel Protestan Misyonerlik Okulu’ndan mezun olmuştu.
Eğitiminde Hristiyan ilahiyatının yanı sıra İslami kültür ve Arapça da öğrenen Pfander, mezuniyetinin ardından Kafkasya’ya vazifelendirildi.
Yaklaşık on yıl boyunca bu bölgede ve İran’da faaliyet göstererek Müslümanlar ve Ermeniler arasında misyonerlik çalışmaları yürüttü. Bu dönemde 1829 yılında Mîzânü’l-hak adlı bir kitap kaleme aldı.
Kitap meşhur Osmanlı alimi Katip Çelebi'nin eseriyle aynı adı taşısa da bu kitap İslamiyet aleyhinde iddialarla doluydu. Pfander İslama dair öğrendikleriyle Arapça bir kitap kaleme almıştı.
AGRA MÜNAZARASI
Çalışmalarıyla dikkat çeken Pfander, Basel Misyonerlik Teşkilâtı tarafından 1839 yılında Hindistan’a gönderildi. Kalküta’da Urduca öğrendi ve bağlı bulunduğu okulun onayıyla İngiliz Misyonerlik Cemiyeti’ne katıldı.
1841’de Agra’ya geçen Pfander, İngiliz desteğiyle Hristiyanlığı yayma faaliyetlerine başladı.
Agra’da bulunduğu dönemde Müslümanların yaşadığı bölgelerde vaazlar veren ve risaleler dağıtarak Hristiyanlık propagandası yapan Pfander’e karşı, Hintli âlimler reaksiyon gösterdi.
İşte Rahmetullah Hindi'nin anlattığı reddiye çalışması Pfander'e karşıydı. Muhammed Kāsım Ali, Muhammed Hâdî ve Âl-i Hasan gibi alimler, Pfander’e mektuplar ve risalelerle cevap vermeye çalıştılar. Bu alimler tarafından Kitâbü’l-İstifsâr, Keşfü’l-estâr adlı reddiyeler kaleme alındı.
“Ben her ne kadar kendi köşeme çekilmiş olsam, büyük âlimler zümresinden sayılmasam ve böyle büyük bir işe ehil olmasam da onların sözlerini ve yazılarını inceleyince, yazdıkları kitapların çoğuna ulaşınca, gücüm ve imkânım nisbetinde bu konuda gayret etmeyi uygun buldum. İlk olarak akıl sahiplerini durumdan haberdar etmek için kitaplar ve risâleler yazdım. İkinci olarak yazıları ve sözleriyle İslâm dinine saldırmakla ve karalamakla meşgul olan Hindistan’daki hıristiyan rahiplerin en bilgini ve rütbece en büyüğü olan Mîzânü’l-hak müellifine (Papaz Karl Gottlieb Pfander) benimle kendisi arasında halka açık bir münazara yapılmasını teklif ettim.”
Rahmetullah Efendi, misyonerlik konusunda önce İzâletü’l-evhâm’ı adlı bir eser neşretti. Sonra bu ünü artan misyoner Papaz Karl Pfander ile yazışmaya başladı.
Bir mektubunda Pfander’e meşhur münazarayı teklif etti. İslâm- Hıristiyan tartışma tarihinde önemli bir yeri olan bu münâzara 10-11 Nisan 1853’te Agra’da "Church Missionary Society" adlı misyoner okulunda gerçekleşti.
Münazara İngiliz müstemleke yetkilileri ve yüzlerce Müslüman, Hindu, Sih ve Hıristiyan dinleyiciler tarafından takip edildi. Münazaranın jürisi olarak Hıristiyanlardan Mosley Smith, Müslümanlardan ise Müftî Riyâzüddin seçildi.
Rahmetullah’ın yardımcılığını Vezirhan, Pfander’in yardımcılığını ise Thomas Valpy French adlı papaz yaptı. Münazara başkanı misyoner Papaz William Muir oldu.
PFANDER KAÇACAK YER ARADI
Konu başlıkları tahrif, nesih, teslis, Kur’ân-ı Kerim’in ilâhî kitap oluşu ve Hazreti Muhammed’in peygamberliği olan münazaranın ilk oturumu tahrif üzerineydi.
Pfander İncil'in değiştirilmediğini iddia ediyordu. Nitekim yazdığı kitaplarda da bunu savunmuştu.
Rahmetullah Efendi tahrif konusunu Batılı Hıristiyan ilâhiyatçıların eserlerinden misallerle açıkladı. Konuyla ilgili tartışma ertesi gün de devam etti.
Teslis ve tahrif konularının tartışılmasında Pfander, Kitâb-ı Mukaddes’te tahrifini kabul etmek zorunda kalınca toplantıyı terk etti.
Rahmetullah Efendinin teslis inancının tutarsızlığı ve İncil’in ilâhî kitap olma vasfını kaybetmesi meselesinde Pfander'i Batı kaynaklarıyla mağlup etmesi, münazarayı dinleyen misyonerleri de kahretmişti.
Pfander ile Rahmetullah Efendi arasında yazışmalar münazaradan sonra da bir süre devam etti.
İSTANBUL KARŞILAŞMASI
Rahmetullah Efendi ve beraberindeki ulema heyetinin münazaradaki galibiyeti, İngiliz misyonerlik politikasına büyük zarar vermişti.
İngilizlerin bölge Müslümanları üzerindeki baskıları da artınca 1857'de savaş çıktı. Rahmetullah Efendi de Keyrâne bölgesindeki kuvvetlerin başında İngilizler’e karşı savaştı.
İngilizler tarafından adına ödül konulunca adını Muslihuddin olarak değiştirdi. Savaşın kaybedilmesinin ardından deniz yoluyla Hindistan’dan Mekke’ye hicret etti. İngiliz hükümeti de 1862’de Rahmetullah Efendi ve ailesinin mal varlığına el koydu.
Bu esnada Hindistan'daki başarısızlığından dolayı 1958'de Pfander İstanbul'a tayin edilmişti. Burada Agra münazarasını "Müslümanlar kaybetti, Hıristiyanlık Hindistan'da hızla yayılıyor" diyerek propaganda yapıyordu.
Konuyu tahkik ettiren Sultan Abdülaziz, Mekke’de olduğunu öğrendiği Rahmetullah Efendi'yi İstanbul’a çağırdı. Agra münazarasına dair gerçeğin ortaya çıkması üzerine misyonerlerin faaliyetleri takip altına alındı.
Gittiği iki yerde de Rahmetullah Efendi'ye çarpan Pfander İstanbul’u terk etti.
SULTAN ABDÜLAZİZ VE ABDÜLHAMİD HAN'DAN DESTEK
Sultan Abdülaziz ve Sadrazam Tunuslu Hayreddin Paşa bütün bunları kitap olarak yazmasını istedi. Kitap için Mekke'ye giden Rahmetullah Efendi, meşhur İzhârü'l-Hak kitabını kaleme aldı.
Kitap Sultan Abdülaziz'in desteğiyle basıldı ve devlet tarafından pek çok yere gönderildi. Sultan hem maaş bağlattı, hem de onu ikinci dereceden Mecidiye nişanı ile mükafatlandırdı.
Daha sonra Mekke’ye dönen Rahmetullah Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in daveti üzerine 1884'de tekrar İstanbul’a geldi. Yıldız Sarayı’nda misafir edildi ve padişahla bizzat görüştü. Abdülhamid Han kendisine Haremeyn-i şerîfeyn pâyesi verdi, hil‘at giydirdi, maaş bağlattı.
Rahmetullah Efendi kitabının önsözünde şunları söylüyor:
“Sonra şartlar gerektirdiği için Mekke’ye -Allah Teâlâ şerefini artırsın- gittim ve üstat, allâme, Seyyid Ahmed Zeynî Dahlân’ın kapısına vardım. Allah, feyzini kıyamet gününe kadar devam ettirsin. Kendisi bu konuda yazdığım kitaplardan bu beş meseleyi Arapça’ya tercüme etmemi istedi. Çünkü bu kitaplar ya Farsça ya da Hint müslümanlarının dili olan Urduca idi. Bu iki dilde yazmamın sebebi, ilkine bu memlekette yaşayan müslümanların âşina olması, ikincisinin ise kendi dilleri olmasıydı. Yine bu memlekette ikamet eden ve vaaz eden papazlar Farsça’yı çok iyi biliyorlardı. Az da olsa Urduca’ya vâkıftılar. Özellikle benimle münazara eden papaz (Pfander) Urduca’dan çok Farsça’da mâhirdi. Seyyid Ahmed Dahlân’ın isteğini yerine getirmeyi bir zorunluluk olarak gördüm ve emrine imtisalen işe koyuldum. İnsaf yolunu tutan ve adaletsizlikten uzak duranlardan hatalarımı örtmelerini ve kusurlarım üzerine ıslah kalemi çekmelerini rica ederim. Her türlü zorlukları kolaylaştıran Allah’tan bana hakkı ve doğruyu göstererek lutufta bulunmasını, bu kitabı insanların makbulü, avam ve havassın faydalandığı bir kitap kılmasını, bâtıl ehlinin şüphelerinden ve inkârcıların vehimlerinden korumasını niyaz ederim. Muvaffakiyet O’ndandır. Gerçeğe ulaştıran da O’dur. O, her şeye kādirdir. Duaya icâbet etmeye liyakat sahibidir.”
MİSYONERLİK FAALİYETLERİNE SET OLDU
İzhârü’l-Hak sahasında en kıymetli eserlerin başında olup sonraki reddiyeler için kaynak teşkil etti ve çeşitli dillere çevrildi.
Klasik reddiyelerden oldukça farklı tarzıyla beğenilen kitap "Manifestation de la vérité" adıyla Fransızca’ya (Paris 1880), İngilizce’ye çevrildi. Sultan Abdülhamid’in emriyle Ömer Fehmi Efendi ve Nüzhet Efendi tarafından "İbrâzü’l-hak"adıyla Türkçe’ye çevrildi.
Eseri en büyük özelliği dönemin bizzat Hıristiyan misyonerleri tarafından kaleme alınan yayınları kaynak olarak kullanılmasıdır.
Thomas Hartwell Horne, (Londra 1822), Nathaniel Lardner (Londra 1827), George D’oley (Londra 1848), M. Henry – T. Scott, (Londra 1835), Adam Clarke (Londra 1851), David Friedrich Strauss (Birmingham 1844) atıf yaptığı yazarlar arasındadır.
Rahmetullah Efendi Kitâb-ı Mukaddes apokriflerinden, Hıristiyan mezhepleri arasındaki ihtilâflara ve Batı dünyasındaki Kitâb-ı Mukaddes’le ilgili tenkidî çalışmalardan haberdardır.
Netice olarak İzhârü’l-Hak İslam coğrafyasında Hıristiyan aleminin misyonerlik faaliyetlerine set oldu. Rahmetullah Efendi gibi hem İslam ilimlerine hem de Batı kaynaklarına vakıf alimler tarafından durdurulmuştur. Sultan Abdülhamid de askeri olarak destekleyemediği pek çok sömürge bölgesine hilafet makamının gücü ve alimlerin kitaplarıyla nüfuz etmiştir.
