MURAT ÖZTEKİN

GERÇEK HAYATLAR ÇOK DA KOMİK DEĞİL!
Sinemanın ilk yıllarında komedi türüne ruhunu veren iki karakter vardı:  Laurel ve Hardy... Stanley Jefferson ve Norvell Hardy adlı sanatçıların canlandırdığı ikilinin aptallıklarıyla şekillenen “basit” komedi, 1930’larda milyonları tesiri altına aldı. Dahası geride bıraktığımız bir asır boyunca “biri şişman diğeri zayıf, biri kurnaz diğeri saf” karakterlerin sayısız benzeri doğdu. Türkiye’de bile 1963 yılında “Tosun ve Yosun” adıyla bir film gösterime girdi ki bariz bir “Laurel ile Hardy” taklidi idi…
Ama Hollywood’da çevirdikleri 100’ün üzerinde filmle, sinemanın siyah-beyaz günlerinde fırtına gibi esen iki oyuncunun gerçek hayatlarında yaşadıkları, filmlerindeki kadar eğlenceli bitmedi. İşte bu hayat hikâyeleri, onlara saygı duruşu mahiyetinde olan bir filmle beyazperdeye taşındı: “Laurel ileHardy”

ALÇAK UÇUŞ YILLARI
Yönetmenliğini “Pislik” filminden tanıdığımız Jon S. Baird’in üstlendiği film, Hollywood’un zirvesindeki iki ismin “alçak uçuşa” geçtikleri yılları, komedi ve dramı harmanlayan bir şekilde işliyor.  II. Dünya Harbi’nden sonra ikilinin, son bir umutla İngiltere’de çıktıkları tiyatro turnesinde yaşadıklarına odaklanılan eserde, efsaneleri Steve Coogan ve John C. Reilly canlandırırken, Shirley Henderson, Nina Arianda ve Rufus Jones da oyuncu kadrosunda yer alıyor.

'Laurel ile Hardy' bu hafta vizyonda 'Laurel ile Hardy' bu hafta vizyonda
Film, Laurel ile Hardy’nin yeterince para alamadıkları için patronlarıyla kapışmasıyla başlıyor. Hardy yumuşak bir tavır takınınca Laurel kovuluyor. Bu arada Hardy yalnız başına “filli bir film” çeviriyor. Ama aslında hikâye bunun 16 yıl sonrasında geçiyor. Artık dünya değişmiş, insanların komedi anlayışları da farklı bir boyut kazanmıştır. İki komedyen, bir araya gelip küçük salonlarda sahne almak üzere İngiltere’de turneye çıkarlar. Asıl maksatları ise meçhul bir yapımcının kendilerini seyretmesini sağlayarak yeniden bir film çekmektir. İkili daha ölmedik der gibi sahnelere çıkar. Önce üç beş kişiye karşı oynasalar da faaliyetlerde boy gösterince işler değişir. “Laurel ile Hardy” efsanesi zamanla İngiltere’de tekrar doğar. Ancak ikili -eşlerinin de marifetiyle- mazide yaşadıklarını deşmeye başlayınca yeni kırgınlıklar ortaya çıkar.

YENİDEN ÇEKİM GİBİ
“Laurel ile Hardy” filmi  nostaljik olsa da aslında efsaneleri tarihten çekip bugüne taşıyor. Bu noktada sanki ikilinin, siyah-beyaz filmlerinin modern bir versiyonu gibi vazife görüyor.
Öte yandan film, aslında dünyayı kasıp kavurmuş ikilinin, şöhretlerini kaybedince yaşadıkları dramatik durumlara ve bununla başa çıkma çabalarına şahitlik etmemizi sağlıyor. Mesela, Hardy, bir sahnede, kendisine “Hâlâ devam ediyor olmanız ne güzel” diyen mücevherciye “Henüz ölüm sonrası katılık başlamadı!” diye cevap veriyor! Film onların komedi mirasını ve ayakta kalma çabasını bu gibi ince esprilerle sürdürüyor. Ancak eser bazı duygusal tonları verme noktasında tutuk kalabiliyor. Temas edilen dönem itibarıyla ikilinin gerçek hayatları da biraz gölgede kalıyor.
Harika işler yapmada dostluğun rolünü de ispat eden, biraz da bizi komedi sinemasının köklerine götüren film, seyredilesi bir eser olmuş…

ŞANS KAFAYA VURUNCA
Danny Boyle, başta “Trainspotting” olmak üzere “28 Gün Sonra”, “Milyoner” gibi ses getiren filmlerle tanıdığımız bir yönetmen. Boyle’un  yeni filmi “Yesterday”ise dünyada Beatles’ın şarkılarının bir anda unutlunca şöhrete kavuşan bir gencin  hikâyesini işliyor.
Filmde Himesh Patel, Lily James, Ana de Armas ve Kate McKinnon başrollerde yer alıyor. Enteresan bir komedi sunan eserin hikâyesi şöyle: Şarkıcı ve söz yazarı olan Jack, bütün çabalarına rağmen şöhret hayallerine kavuşamamıştır. Bir gün bütün dünyada aynı anda sebebi bilinmeyen bir elektrik kesintisi yaşanır. O esnada bisiklet sürmekte olan Jack’e bir otobüs çarpar. Jack kazadan sağ kurtulur ancak uyandığında dünyada bir değişikliğin olduğunu fark eder: Kimse İngiliz müzik grubu Beatles’ı ve şarkılarını hatırlamıyordur. (Google bile!) Önce şaşkına dönen genç adam, sonra bu “krizi” fırsata çevirir. Beatles’ın eserlerini kendi yazmış gibi tanıtır ve hâliyle o istediği şöhrete kısa zamanda kavuşur. Fakat yıldızı parlarken kendisine her zaman inanan tek kişiyi olan Ellie’yi kaybetme riskini alır… Orijinal bir hikâyeye sahip film, yoğun romantizm ile başka bir yola sapıyor.

SİNSİ OYUNCAK DÖNDÜ
Malumunuz “Korku Seansı” film evreninde bir kenarda duran sinsi oyuncak bebek “Annabelle”, 2014’te yeni bir korku serisinin merkezine yerleştirilmişti. İki sene evvel de David F. Sandberg’ün direktörlüğünü yaptığı serinin ikinci filmi “Annabelle: Kötülüğün Doğuşu” ile bu korkunç oyuncağın nasıl ortaya çıktığını öğrenmiştik.

Her iki filmde de yanıp sönen ışıklar, çarşafa bürünmüş karakterler ve sallanan objeler gibi klişelerle dolu hikaye sunulmuş ama seyircinin dehşete düşürülme işi de hakkıyla yerine getirilmişti! “Annabelle 3” ise serinin yazarı Gary Dauberman’in yönetmenliğinde beyazperdeye geliyor. Filmin oyuncu kadrosunda  Vera Farmiga, Mckenna Grace ve Patrick Wilson gibi isimler var. Hikâye 1970’lerin ilk yıllarında, ‘Korku Seansı’ndaki Perron davasının kısa bir müddet sonrasında geçiyor. Annabelle’i insanlara zarar vermekten alıkoymak için evlerindeki odaya kapatan Warren çifti, istemeden kötülüğü çocuklarına yaklaştırıyor. Çift, bir iş seyahatine çıkarak Judy’yi evde bakıcı Mary Ellen’la bırakıyor. Her şey de o gece başlıyor…

'Annabelle 3' vizyona giriyor 'Annabelle 3' vizyona giriyor

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ
¥ “Geçmiş Olsun”
¥ “Kahraman Prens Sualtı Maceraları”
¥ “İfrit”
¥ “Ateşle Oynayanlar
¥ “Sahir Deep Web”

EN ÇOK SEYREDİLENLER
¥ “Oyuncak Hikâyesi 4”                            99 bin 94
¥ “Aykut Enişte”                                             28 bin 401
¥ “Anna”                                                              28 bin 214
¥ “Enes Batur Gerçek Kahraman”      27 bin 187
¥ “Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı 2” 24 bin 952