MURAT ÖZTEKİN

USTA'NIN GÖZÜNDEN ABD'NİN KİRLİ MAZİSİ
Hollywood’un en güçlü yönetmenlerinden Martin Scorsese, “Köstebek” filminde istihbaratçılarla karşı karşıya gelen Boston mafyasının izini sürüyordu, “Taksi Driver”da ABD savaş politikalarının mikro bir yansımasını gösteriyordu, “New York Çeteleri” eserinde ise Amerika’nın kanlı kuruluş hikâyesini bize anlatıyordu. Daha birçok filminde de mafyanın karanlığına dalmıştı… Scorsese, son eseri “The Irishman”de ise filmografisinde ön plana çıkan temaları, çok daha derinlikli bir şekilde ele alarak çarpıcı bir ustalık eserine imza atıyor. Charles Brandt’in bir kitabından adaptasyon olan eserde, meşhur Amerikalı tetikçi Frank Sheeran’ın mafya babaları Russell Bufalino ve Jimmy Hoffman’la münasebeti etrafında ilerleyen bir suç dramı sunuluyor.
Ne yazık ki sinemalarda değil sadece Netflix’te gösterilmeye başlayan film; Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci gibi oyunculuğun zirvesine çıkmış üç ismi bir araya getiriyor. Harvey Keitel, Bobby Cannavale ve Ray Romano gibi oyuncuları da filmde görüyoruz.
Film bir yaşlı bakımevinden açılıyor ve engelli iskemlesinde oturan Frank (De Niro) bize nasıl “boyacı” olduğunu anlatmaya başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya’da çarpışan Frank, ülkesine dönünce kamyoncu olmuştur. Bir müddet sonra da hırsızlık yaparak daha fazlasını elde edebileceğini fark etmiştir! Ancak küçük gördüğü bu kabahat onu büyük dertlerin içerisine sokar. Çaldıkları ortaya dökülünce mahkemeye düşen Frank, bir şekilde kendisini meşhur İtalyan suç baronu Russell Bufalino’nun yanında bulur. Anlayamadığımız bir hızla boyacılığın, duvarları kanla boyamak olduğunu öğrenir ve patronun istediği her şeyi yapmaya başlar. Sorgulamadan insanları öldürür, haraç tahsil eder ve çenesini sıkı tutar. Paradan güç alan sendika lideri Jimmy Hoffa’ya koruma olması ise hayatını başka bir yere sürükler…

MAFYA, SİYASET, DÜNYA…
Yönetmen Martin Scorsese, “The Irishman” filminde Frank karakterinin yaşadıkları üzerinden seyirciyi mafya ve siyaset münasebetlerinin meydan muharebelerine sahne olan Amerika’nın karanlık tarihine sokuyor. Keneddy suikastından, Küba’ya yapılan Domuzlar Körfezi Çıkarması’na ve Watergate skandalına kadar Amerikan tarihinin hâlâ tam olarak aydınlanamamış hadiseleri hikâyenin arka planında işleniyor. Bütün bunlarla dünyanın süper gücüne kimlerin rota çizdiğine dair bir şeyler söylenmeye çalışılıyor. Ancak siyaset mekanizmasına yön verenler, sadece eli kanlı mafya babalarıymış gibi resmediliyor; işin asıl faili olanlar ıskalanıyor! Ama karakter planında suçun ruhunu sardığı, hırpalayıp bir köşeye attığı Frank karakteri ruhlara dokunacak bir şekilde tasvir ediliyor.
Martin Scorsese, iyi olanlarla kötüleri karşı karşıya getirmiyor. Sadece kötülerin aralarında gezinerek onların sahte dünyalarını, zaaf ve ikiyüzlülüklerini tasvir ediyor. Onların ince bir iplikle bağlı olduğu inançlara vurmayı da fırsat biliyor.

ŞAHESER Mİ USTALIK ESERİ Mİ?
Hasılı “The Irishman” belki bir şaheser değil ama sinema tarihinde derin izler bırakacak bir Scorsese işi…

ZAMANE CASUSLARI
Ivan Goff ve Ben Roberts tarafından ABD’de meydana getirilen “Charlie’nin Melekleri” adlı TV dizisi “hür kadın” sloganını zihinlere yerleştiren ilk eserlerdendi. 2000’de ve 2003’te iki sinema filmine dönüşen hikâye, 16 sene sonra yeniden canlanıyor. Oyunculuktan yönetmen koltuğuna geçen Elizabeth Banks’in çektiği “Charlie’nin Melekleri” filmi, milletlerarası güvenlik birimi için çalışan kadın ajanların yeni hikâyesini anlatıyor. Çekimlerinin bir kısmı İstanbul’da yapılan, feminist ruhun tavan yaptığı filmdeki hikâye şöyle: Kadın dâhi Elena Houghlin, sürdürülebilir enerji kaynağı Calisto’yu bulmuştur ama keşfi kötü niyetli adamların ellerine geçer. Bunu gören Elena yardım almak için Townsend Dedektiflik Bürosuna başvurur. Artık yeni bir şekle bürünen kadın casuslar, buluşun korkunç bir şeye sebep olmadan önce ele geçirilebilmesi için çalışmaya başlar. Hâliyle bütün dünyaya yayılan bir macera başlar… 1976’de dizayn edilen demode bir hikâyenin modernize edildiği film, beklentilerin altında kalıyor.

HAZİNE ESKİ SANDIKTA
Picasso’nun bile “İşte gerçek resim bu!” demekten kendini alamadığı hat, heybesinde bin 400 senelik kültürü taşıyan, kemaline İstanbul’da ulaşan bir sanat… Hat tarihinde çok fazla hikâye, geleneğinde sinematografik çok unsur var… Buna rağmen Derviş Zaim’in ‘Nokta’sı müstesna sinemada bugüne kadar hattı tam merkezine alan eser görülmemişti. Yönetmen Murat Pay ise “Dilsiz” filminde meseleye daha derinlikli bir noktadan bakmaya çabalıyor.

Vildan Ataseven, Ozan Çelik ve Mim Kemal Öke gibi oyuncuların başrolünde olduğu eser, bir ressamın hat sanatıyla ve yabancı kaldığı bir kültürle tanışma yolculuğunu merkezine alıyor. Yalnız yaşayan biri olan duvar ressamı Sami’ye babaannesinden içi hat sanatı malzemeleri dolu bir sandık miras kalıyor.  Sami, resim yaptığı kütüphanedeki Selma adlı memurun hatla alakadar olduğunu görünce ondan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Nihayet yolculuğu hattat Eşref’in atölyesine uzanıyor. Hattı öğrenmeyi kafasına koyan Sami, merak ettiği şeyin sadece bir sanat olmadığını kısa zamanda fark ediyor.
Daha evvel çektiği “Miraciyye: Saklı Miras” gibi geleneği merkezine alan filmlerle tanınan yönetmen Murat Pay, hattı alışılmışın dışında bir üslupla beyazperdeye yansıtıyor. Film, ele aldığı mevzu itibarıyla tıpkı kullanılan sandık metaforu gibi sinema seyircisine yabancı kaldığı bir dünyaya kapı aralıyor. Eserde, klasik sanatların sadece sanat olmadığı ince bir şekilde vurgulanıyor. Ancak bazen aceleci davranılıp anlatımda zorlanılan kısımlar ortaya çıkıyor. Yönetmen Pay’ın samimi bir gayret sarf ettiği filmi, kadim değerlerin beyazperdeye taşınması noktasında ümit vadeden bir adım. Ancak kemale eren hat sanatını, kemal üzere anlatacak başka sinema eserine de ihtiyaç var…

EN ÇOK İZLENEN KARLAR ÜLKESİ 2'YE 'EŞ CİNSELLİK' TEPKİSİ
Türkiye’de geçtiğimiz hafta gösterime giren “Karlar Ülkesi 2”, “Recep İvedik 6”yı da geride bırakarak 712 bin seyirci rakamıyla en çok seyredilen film oldu. Ancak animasyon film, tartışmaları da beraberinde getirdi. Küçüklere hitap eden “Karlar Ülkesi 2”, eş cinsel ilişkileri özendirdiği iddiasıyla sosyal madyada tepki topladı. Filmde Elsa karakterinin lezbiyen olarak tasvir edildiğini savunan bazı seyirciler, propaganda yapıldığını söyledi. ABD’de Elsa karakterini seslendiren şarkıcı Idina Menzel de çizgi filmlerde lezbiyen karakter olabileceğini savunmuştu.

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ
¥ “Küçük Şeyler”
¥ “Midway”
¥ “Korkunun Sesi”
¥ “Hemen Döneriz”
¥ “Bir Şans Daha”