MURAT ÖZTEKİN

Bu sene öyle bir ramazan ayı yaşıyoruz ki, gençler bile “Nerede o eski ramazanlar” demekten kendini alamıyor. Zira hep topluluk hâlinde yaşadığımız gelenekleri, karantinaya girdiğimiz günlerde, evlerde idrak etmek mecburiyetindeyiz. Tabii sırada tecrit hâlinde bir bayram da var... Biz de bu hisler içerisinde hem içinden geçtiğimiz günleri anlamak hem de maziyi konuşmak için ramazan denilince akla ilk gelen edebiyatçılardan olan Dursun Gürlek’le konuşuyoruz... Onun meşhur “Dersaadette Ramazan Akşamları” eserinin etrafında bir sohbet gerçekleştiriyoruz...

l Koronavirüs günleri hepimiz için zor ve enteresan bir tecrübe oldu. Ramazan ayının bugünlere denk gelmesi ise başka bir sıra dışı durum. Size ne düşündürüyor bunlar?
Bugüne kadar elbette çok sayıda ramazan, salgın zamanında idrak edildi. Mesela Sultan II. Mahmud devrinde İstanbul’da kolera salgını olmuştu. Bugün yapıldığı gibi o zaman da devlet, tedbirler almıştı. Bu, öyle büyük bir salgındı ki; devlet, mezarlıklara kaç kişi defnediliyor diye Topkapı ve Edirnekapı surlarının dışında yazıcılar görevlendirdi. Yakın tarihimizde böyle salgınlar var. Elbette o zamanların ramazanları da bugünler gibi biraz değişik bir manzara içinde geçmiş. Ama hangi sıkıntı altında yaşanırsa yaşansın ramazanın kendine has bir güzelliği var. İçinde bulunduğumuz ramazan da bu güzellikleri yansıtıyor.

l Bu nasıl oluyor?
Tecrit hâlindeki insanlar daha çok kitap okuyacak, tefekkür edecek, evlerinde teravih kılacak vesair hareketlerle sıkıntılı hayat içerisinde sıkıntısız bir ramazan geçirmiş olacaklar.
l Peki, sizin çocukluk ramazanlarınız nasıl bir atmosferde geçiyordu?
Ben köy çocuğuydum. Daha çok kış ramazanlarını hatırlıyorum. Havalar soğuk olmasına rağmen bizi sahura kaldırmaları için anne babamıza âdeta yalvarırdık. Tabii, onlar da bizi kırmazdı. İmsaka doğru soba yakılır, hamur işleri yenir ve öğleye kadar oruç tutar gibi bir şeye ağız sürülmezdi. O zaman şimdiki gibi değil usulünce çalan ramazan davulcuları da vardı. Söyledikleri mânilerin birçoğu kulağımdadır.

İSTANBUL BİR BAŞKA
l Anadolu ramazanları ile İstanbul ramazanları arasında nasıl bir atmosfer farkı vardı?
Elbette Anadolu’daki her şehrin kendine mahsus bir ramazan kültürü var ama İstanbul’la mukayese edemezsiniz. İstanbul asırlarca Osmanlı Devleti’nin başşehirliğini yaptığı için her manasıyla diğer bütün şehirlerden farklı. Ramazan kültür ve edebiyatı İstanbul’da daha canlı. Onun için İstanbul ramazanlarıyla alakalı çok sayıda eser kaleme alınmıştır.

YAZARLARIN DİLİNDEN RAMAZAN
l Bu eserler arasında eski ramazanların coşkusu hangilerinde daha yoğun hissediliyor?
Birkaç isim vermek gerekirse; Ahmed Rasim, Ruşen Eşref Günaydın, Refi Cevat Ulunay, Ruşen Eşref Ünaydın, Nihad Sami Banarlı gibi yazarların eserlerini sayabiliriz. Süheyl Ünver’in ramazana dair yazıları da muazzamdır. Yahya Kemal’in hatıratını okur isek şaheser tablolarla karşılaşırız. Mesela Ziya Gökalp bir yazısında Yahya Kemal’i eleştirerek “Hep mazisin, harabisin!” demiş. Yahya Kemal de “Ben ne harabiyim ne harabatiyim. Kökü mazide olan atiyim” diye cevap vermiş. Bu yazıları okurken hem İstanbul’un kültürünü öğreniyor hem de dinî bilgiler elde ediyoruz.

l Eski eserlerde okuduğunuz ramazanların kokusunu en çok nerelerde duyuyorsunuz?
Eyüpsultan ve Üsküdar, tabii en başta geliyor. Mübarek insanlar İstanbul’u güzelleştirmiştir. Aslında İstanbul bütünüyle maneviyatı çok güçlü olan bir şehir.

l Siz eski edebiyat mahfillerinde de bulundunuz. Oralarda ramazan nasıl geçerdi?
Eski Küllük, Beyazıt Camii’nin bitişiğindeymiş, 1950’li yıllara kadar açık kalmış orası. Ben, Marmara Kıraathanesi dediğimiz II. Küllük’ün son zamanlarına yetiştim. Oraya rahmetli Erol Güngör, merhum Şevket Eygi ve Sezai Karakoç gibi önemli şahsiyetler geliyor ve sohbetler ediyordu. Ramazan aylarında bu mahfilde iftar sofraları da kurulduğu oluyordu.

MAZİDEKİ RAMAZANLAR GÜL KOKARDI
Dursun Gürlek “Eski ramazanlar denilince aklınıza hangi koku geliyor?” sualime şöyle cevap veriyor: Kokuların en güzeli olan gül kokusu geliyor. Eskiden tabii olan gül kokularına daha önem veriliyordu, daha yaygındı. Mesela Osmanlılar zamanında İstanbul’daki bazı camilerde safların arasına gül serpiliyordu.

RAMAZAN İNSANA YAZMA ŞEVKİ VERİYOR
l Ramazan ayı, bir edebiyatçı olarak size nasıl tesir ediyor?
Bu ay insana yazma şevki veriyor. Şahsen beni, içerisinde bulunduğumuz mecburi itikâfın da yardımıyla hem fazlasıyla okumaya hem yazmaya yöneltti. Şu anda biyografi kitaplarıma yenisini eklemeye çalışıyorum.

 

l Koronavirüsten sonra artan dijitalleşmeyle birlikte ferdiyetçiliğin de artacağı konuşulmakta. Gelecekteki ramazanlar sizce nasıl yaşanacak?
Allah’ın dinini kıyamete kadar devam ettireceğine inandığımıza göre muhakkak ki yine güzel ve faydalı geçecektir. Evet, insanlar ferdî hayata biraz daha önem verecekler gibi gözüküyor. Toplumda birtakım değişimler olacaktır.

l Nasip olursa enteresan tecrit günlerinde bir bayram da idrak edeceğiz gibi görünüyor. Böyle bir ortamda bayramın coşkusu nasıl yaşanır?
Bir insan dinî bayramları kalbinden yaşama kabiliyetini elde etmişse onu hapse de koysanız güzelliğini yaşar. Yani bir bakıma evlerde hapis hayatı yaşamamız bayramın manevi güzelliğini tatmamıza mâni değil. Belki yakınlarımızla buluşamayacağız ama mühim olan gönül dünyamızdaki bayramdır.