MURAT ÖZTEKİN

Yönetmen Seyid Çolak’ın yurt içi ve yurt dışındaki film festivallerinden ödüllerle dönen filmi “Kapan” vizyona girdi. Beyşehir Gölü’nde bulunan Mada adasında geçen ve ölüm kokan bir “sıkışmışlık” hikayesinin işlendiği film, Anadolu kültüründen izler taşıyor. Biz de yönetmen Çolak’la bir araya gelerek filmini ve sinema kariyerini konuştuk…

∂ “Kapan” hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki film festivallerinde mükâfatlar aldı. Bu rağbeti bekliyor muydun?
Açıkçası filmime güveniyordum, içime sinmişti. Ödüller aldı ama birçok insana ulaşması benim için asıl önemli olan şeydi. Bu toprakların hikâyesinin çeşitli ülkelerde insanlarda farklı çağrışımlar yapması bir sinemacı olarak beni mutlu etti. Sanırım bu işin en güzel yanı bu.

MEKÂNA GÖRE FİLM
∂ Mada adası Türkiye’deki tek köy adası, enteresan bir yer. Sizin bir tecrit ve sıkışma hâlini ön plana çıkaran filminiz, bu ada merkezinde gelişiyor. Niçin mekânı bu merkeze koydunuz?

Ben keşfi ve okumayı seviyorum. Bir coğrafya dergisinde rastlamıştım Mada adasına… Daha sonra orayla bir bağ kurdum. Mekân olarak çok güzel bir yer ve ben de hikâye ile karakterleri bu adaya göre kurgulayarak yola çıktım. Özgün bir şey olsun niyetindeydim. Bu özgünlüğü de yer üzerinden yakalamaya çalıştım. Mekân bana çok cazip geldi.

∂ Ama mekânı filmde tam olarak göstermemeyi tercih ediyorsunuz...
Aslında farklı araçlarla adanın daha genel görüntülerini bol bol gösterebilirdim. O zaman da ada tanıtımı gibi bir şey olabilirdi. Ben daha çok adanın içinde kıstırılmış karakterleri anlatmak istedim.

∂ Son dönem yerli filmlerin bazılarında olduğu gibi sizin eserinizde de Anadolu, gerilimlerin merkezi olarak resmediliyor. Anadolu’ya biraz yabancı kalındığını düşünmüyor musun?
Ben kötücül bir dünya kurmuyorum. Bütün karakterlerim kötü olsaydı ve ben umutsuz mesajlar verseydim, bu sözünüzde haklı olabilirdiniz. Anadolu’da zaten yaşanan şeyleri seyircinin önüne koyuyorum. Aslında bizim filmin biraz da belgesel özelliği var. Bazı yönetmenlerin iyi hikâye anlatmak için taşrayı mekân olarak seçtikleri doğru. Yabancılaşma mevzuu bakış açısıyla alakalı. Oraların dünyasından uzaksanız bu “yabancı bakışı” olabiliyor. Bunu törpülemek için de taşrayı anlamak ve özümsedikten sonra hikâyesini aktarmak gerek.

∂ Bu noktada Anadolu’dan, taşradan siz ne kazanıyorsunuz?
Ben taşraya yabancı değilim, orayı anlamaya çalışan biriyim. Taşrayı keşfetmek bana güzel geliyor. Oradaki hikâyeleri kurgularken daha özgün olabiliyorum. Ben zaten keşfediyorum. Ancak şehirde geçen bir hikâye anlatmayacağım demek de istemiyorum.

HERKESİN BİR KURDU VAR
∂ Filmin hikâyesine bakarsak: Kadir adlı adamın şüpheli ölümüyle adada “canavar” denilen bir kurt beliriyor. Bu canavar figürünü insanın nefsi olarak algılamak doğru mu?

Kadir’in kaybolmasının bende cevabı gerçekten yok. O sahneyi tamamlamak istemiyorum. Filmde açık bir şekilde göstermediğimiz kurt, aslında herkesin kendi hayalindeki canavarı simgeliyor. Herkesin bir canavarı vardır. Herkes hayatın birilerini canavarlaştırıp, kavga edebilir. Bizim canavarımız ise daha çok dışarıdan gelen bir “öteki” gibi... Nihayetinde oraya “yabancı” bir unsur olarak dâhil oluyor ve adadakilerin normalde gizledikleri karakterlerini ortaya çıkarıyor...

TAŞRADA KALAMAZLAR
∂ Filminde insanın tabiata verdiği zararlar üzerinden gelişen durumlar da var. Artık herkesin daha çok taşraya ve tabiata yöneldiği pandemi günlerinde, insan-tabiat mücadelesi daha da büyüyecek mi sence?

Çok kalabalık olan şehirler, pandemide çok fazla irtibat kurmayan insan yığınları hâline dönüştü. Bu da ister istemez insanları birilerinden uzakta hayat kurmak için taşraya yöneltti. Ama ben taşraya giden şehirli insanların başarılı ve kalıcı olacağını düşünmüyorum. Çünkü biz artık çok konforlu bir hayat yaşıyoruz ve tüketici bir toplumuz. Taşra ise bize devamlı “üret” diyen bir yer. Ya da ben öyle biliyorum. Bu kadar tüketime alışmış kişilerin birkaç günde ortamı kanıksayıp hayatlarını tamamen değiştireceklerini düşünmüyorum. Kalıcı değişim değil yani.

SİNEMA SALONLARI TAMAMEN YOK OLUR
∂ Kapan filmi zor günlerde vizyona giren Çolak “Seyirciye ulaşmam için birtakım engeller var ama zaten çektiğim filmin  kitlesi belli. Fakat umutsuz değilim, yaşadığımız bu dünyada en büyük hayalimi gerçekleştirdim. Öte yandan bu salgın belki de sinema perdesinin yok oluşunu hızlandıracak. İnsanlar ileride dijital platformların yaygınlaşmasıyla sinemadan tamamen el etek çekebilir. Bence yirmi beş sene sonra hiç kimse sinema salonuna gitmeyecek” diyor.