MHP lideri Bahçeli'den AB'ye tepki: Avrupa Türkiye'siz yapamaz
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM'deki grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu. Bahçeli, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkiye ile ilgili açıklamasına tepki göstererek, "Avrupa Birliği Türkiye'yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride, değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bu tutum siyasal ahlak bakımından sakattır. Avrupa, bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir. Avrupa Türkiye'siz yapamaz." dedi.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (TBMM) grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu.
Devlet Bahçeli'nin açıklamalarından satırbaşları:
"Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler, siyasal fay hatları daha da sertleşmekte, devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır.
Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir, sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir. İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası da daha da derinleşir. İşte böylesi zamanlarda birbirimizi daha sıkı sarılmak tarihi bir zaruret halini alır. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten, her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar. Onun içindir ki bizler bugünlerde yalnız bu günü konuşamayız. Maziyi de konuşmak zorundayız, istikbali de konuşmak zorundayız.
"MHP, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN SİYASETTEKİ YEGANE KALESİDİR"
Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegane kalesidir. Milliyetçi Hareket Partisi devletin ve milletin varlığında kendi varlığını eritenlerin burcudur. Milliyetçi Hareket Partisi mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin, hedeften sapmamışların, son sığınağıdır. Milliyetçi Hareket Partisi Türklük gurur ve şuurunu İslam ahlak ve faziletiyle ruhunda buluşturan dava arkadaşlarımızın tek yuvasıdır. Dün Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini mahkum etmeye kalkışanlarla bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ne saldıranlar aynı hamasetin, aynı husumetin, aynı hesaplaşma hırsının peşindedir. Sonuç yine değişmeyecektir. Çünkü bu hareketin kökleri Türk'ün binlerce yıllık ülküsündedir. Bu hareketin mazisi ülkücü şehitlerimizin aziz hatıralarıyla yazılmıştır.
Bugün aynı ülküye gönül vermiş kimi dava arkadaşlarımızın farklı mecralara savrulmuş olması davanın yükünün ne kadar ağır olduğunu göstermektedir. Büyük davalar sadece dışarıdan gelen saldırılarla sınanmaz, içeride büyüyen tereddütlerle de sınanır. Ancak bilinmelidir ki milliyetçilik aynı ülküye, aynı istikamete, aynı kader duygusuna tutunarak güç kazanır. Türk milliyetçiliğini geçmişe hapsetmeye çalışanlarla, onu hamasi sloganlarla indirgeyenler aynı yanlışa düşmektedir. Çünkü milliyetçilik milletin hafızasını, haysiyetini ve kendi kaderini tayin hakkına aynı çizgide buluşturan yüksek bir farkındalık halidir.
"BU YÜRÜYÜŞ YORULANLARLA SÜRMEZ"
Bugün Türk dünyası yeniden toparlanıyorsa, yıllarca hayal sayılan ülküler somut karşılık buluyorsa, önümüzde yeni bir safha açılmış demektir. Bu yüzden 3 Mayıs bir anma günü de içinde sınırlandırılamaz. 3 Mayıs bir aynadır ve herkes o aynada kendine şu soruyu sormak mecburiyetindedir: Bu dava benim için bir sözden mi ibarettir? Yoksa uğruna bedel ödenecek bir mesuliyet midir? Unutmayalım ki bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Tarih göstermektedir ki bu yürüyüş yorulanlarla sürmez. Yükü omuzlayanlarla devam eder. Yorulup kenara çekilenlere sitemimiz yoktur, zira yükümüz ağırdır ancak gönlü hala bizimle atan, gözü hala bu ocakta olan her kardeşimiz için soframızın yeri de gönlümüzün yeri de bakidir.
"KERKÜK'TEKİ YANGININ ATEŞİNİ ANKARA'DAN GÖRÜYORUZ"
Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emaneti, onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Bu itibarla Kerkük'e baktığımızda asırlık hicranı görüyoruz. Telafer'den Tuzhurmatu'ya, Altınköprü'den Kerkük'e uzanan aidiyet ve kimlik mücadelesini görüyoruz. Kadınlarımızın feryadını, yetimlerimizin mahzunluğunu, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyor, feryatlarına kulak veriyoruz. Kerkük'teki yangının ateşini Ankara'dan görüyoruz. Türkmen'in ağıtını Ankara'dan duyuruyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, Selçuklu olmanın, Osmanlı olmanın, insan olmanın bir gereği olarak iddia ediyoruz.
Kerkük Türkmenlerinin uzun süredir maruz bırakıldığı zulüm, Türk milletinin vicdanına kazınmış kahredici bir imtihandır. Nice Türkmen ocağı söndürülmüş. Nice aile yurdundan edilmek istenmiştir. Nice analar gözyaşı dökmüş. Nice çocuk korkuyla titremiş, nice yiğit baskı ve mahrumiyetle sınanmıştır. Türkmen elinde Türkçe'nin sesini kısmaya, tarihi mevcudiyeti bulandırmaya, milli kimliği zayıflatmaya kadim Türk yurdunu siyasi oyunlar ve demografik tertiplerle özünden koparmaya yeltenenler olmuştur. Ancak bilinmelidir ki Kerkük'ün çilesi büyük olsa da Türkmen'in seciyesi daha büyüktür. Baskı artmış fakat iman bükülmemiştir. Fırtınalar esmiş fakat gök mavisi bayrak semalardan indirilememiştir. Sabır zorlanmış fakat hafıza kırılmamıştır. İmkanlar daralmış fakat şiraze kaybolmamıştır. Bugün Kerkük'te yaşanan gelişmeler bu bakımdan fevkalade anlamlıdır.
"MUHAMMED SEMAN AĞA'NIN VALİ SEÇİLMESİ ACILARA BİR NEBZE MERHEM OLDU"
Irak Türkmen Cephesi Başkanı muhterem kardeşim Muhammed Seman Ağa'nın vali seçilmesi ve göreve başlaması tarihi acılara bir nebze merhem olmuş, Türkmen iradesinin Kerkük'te yeniden görünür hale gelişi bakımından tarihi bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu gelişme Kerkük'te Türkmen varlığının ötelenemeyeceğini, görmezden gelinemeyeceğini ve silinemeyeceğini yeniden ilan etmiştir.
Şehirde yükselen kardeşlik vurgusu Türkmen'i yok saymayan, Arap'ı dışlamayan, Kürt'ü ötekileştirmeyen, Süryani'yi silmeyen, herkesin hukukunu taşıyan fakat Türkmen varlığını da asli ve kurucu bir hakikat olarak teslim eden bir dengenin müjdesidir. Nasıl ki Türkiye Yüzyılı'nın kutlu hedefi terörden arınmış, huzurun hüküm sürdüğü terörsüz Türkiye ise gönül coğrafyamızdaki arzumuz da aynı istikamettedir. Türkiye terör belasından kurtuldukça Kerkük'te kurulan yeni düzen bölgeye nefes aldıracaktır. Bizim muradımız tefrikadan, tahakkümden ve terörden arınmış bir Türkiye ile huzurun ve kardeşliğin kök saldığı bir bölge iklimidir.
Biz yıllar evvel ne söylediysek bugün de aynı yerdeyiz. Dedik ki 'Hiçbir kişi, kurum ve kuruluş Irak Türkmenlerinin varlık mücadelesini samimiyetle desteklemese de milliyetçi ülkücü hareket tarihi sorumluluğunun milli misyonunun gereğini yapacak ve yanlarında olacaktır.' Yine samimiyetle dedik ki 'En az beş bin ülkücü gönüllü başta Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki varlık, birlik ve dirlik mücadelesine katılmak üzere hazır beklemektedir.' Bu sözler günü kurtarmaya matuf cümleler değildi, kelime oyunu değildi, hamaset kisvesine sarılmış içi kof sözler hiç değildi. Kerkük söz konusu olduğunda vazife için saflara koşacak ülkücü yüreklerin sesi sadakati ve seferberlik ifadesiydi.
Türkmeneli söz konusu olduğunda, Milliyetçi Ülkücü Hareketi'nin tavrının Kerkük bahsinde gevşemeyeceğini, gevşetilemeyeceğini, geri adım atmayacağını gösteren namus yeminiydi. Sabırla örülmüş bir sürecin, ciddiyetle korunmuş bir davanın bugün meyve verdiğini şükürle görüyoruz. Şüphesiz ki tarihin hiçbir döneminde yok, ayrımları birden karşımıza çıkmamıştır. Hiçbir zafer, tesadüf eseri doğmamıştır. Hiçbir tarihi dönüş, talih kuşlarının kanat çırpışıyla vücut bulmamıştır. Bir değil bin karanlık gecenin sonunda gün ağarmıştır. İnşallah o bayraklar bir gün Kerkük'te de dalgalanacaktır. Duamız kabul oluşuna giden yolu gördük.
"DEVRAN DÖNMÜŞTÜR, ASIR TÜRK ASRIDIR"
Dün Ankara'da söylenen sözler bugün Kerkük'te yankı buluyorsa, dün Ankara'da edilen dualar bugün Kerkük'te kabul oluyorsa, dün gösterilen sadakat bugün temsil kudretine dönüşüyorsa, bunun sebebi Türk milliyetçiliği davasının büyüklüğüdür. Bizim yürüyüşümüz nasıl ki gelişigüzel adımlarla başlamadıysa, günübirlik heyecanlarla da devam etmemektedir. Bizim yürüyüşümüz şuurla bilenen, sebatla keskinleşen, uzun soluklu, kutlu bir maratondur. Kerkük'ün bizlere bir miras, Türkmen soydaşlarımızın ise sahipsiz, bırakılmayacak bir emanet olduğunu, Türk milletinin de ne denli 'el emin' bir millet olduğunu bir kez daha cümle aleme göstermiş olduk. Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır. Soydaşlarımız canıyla, malıyla, diliyle ve duasıyla yurdundan koparılamayacaktır. Huzurumuz hiçbir karanlık denklemin, hiçbir kalleş müzakerenin malzemesi haline getirilemeyecektir. Türkçe'nin sesi kısılamayacak, hiçbir Türkmen ocağının ışığı söndürülemeyecektir. Devran dönmüştür, asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır. Kerkük yaşayacak, Türkmen eli doğrulacak, Allah'ın izniyle de ebediyen yaşayacaktır.
Biz ne Kerkük'ü unuturuz, ne Musul'u zihnimizden çıkarırız, ne de soydaşlarımızı sahipsiz bırakırız. Kerkük'ten Doğu Türkistan'a Karabağ'dan Kıbrıs'a kadar ahde vefanın adı olan bütün kardeşlerimizin yanındayız. Çizgimizden sapmayız, yolumuzdan şaşmayız, hedefi şaşırmayız. Çünkü milliyetçi hareket zamana göre renk değiştirmez, konuma göre biçim değiştirmez, rüzgara göre yön değiştirmez, menfaate göre söz değiştirmez. Milliyetçi ülkücü hareket, tehdit karşısında eğilmeyenlerin, tasallut karşısında çözülmeyenlerin, taarruz karşısında kaçmayanların, tahakküm karşısında korkmayanların, nerede bir Türk varsa kardeşi bilip kucaklayanların, soydaşının hukukunu sonuna kadar savunanların kutlu ve köklü duruşudur.
"IRAK SIRADAN BİR KOMŞU ÜLKE DEĞİLDİR"
Irak bizim için sıradan bir komşu ülke değildir. Kerkük'ten Musul'a, Bağdat'tan Basra'ya, Erbil'den Necef'e uzanan coğrafya, ortak tarihimizin, ticaret yollarımızın, kültürel bağlarımızın ve güvenlik hassasiyetlerimizin canlı zeminidir. Irak'ta huzur güçlendikçe Türkiye'nin güney hattı rahatlar. Irak'ın birliği korundukça bölgesel denge sağlamlaşır. Bu nedenle Türkiye'nin Irak siyaseti yalnız kriz ve güvenlik başlıklarına sıkıştırılamaz. Terörle mücadele hayati ve öncelikli olmakla birlikte ilişkilerin ufku, enerji, ulaştırma, su yönetimi, sınır ticareti, altyapı eğitim kültür ve karşılıklı yatırımlarla genişletilmelidir. Kerkük ise bu büyük resmin en hassas başlığıdır. Türkiye için Kerkük, etnik veya mezhebi gerilim alanı olmaktan önce ortak hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin sembolüdür. Arzumuz Kerkük'ün Türkmen ile, Arap ile, Kürt'ü ile, Süryani'si ile, Irak'ın egemenliği altında güvenli, adil ve müreffeh bir şehir olarak güçlenmesidir. Irak'la dostluğumuz iyi niyet beyanlarında kalmamalı. Kerkük'ün eski günlerine yeniden dönmesini sağlayacak adımlar atılmalı ve ticaret yolları, enerji hatları, güvenlik istişareleri ve yatırımlar ve somut kalkınma projeleriyle kökleşmelidir. Türkiye ile Irak birlikte hareket ettikçe sınır bir ayrışma çizgisi olmaktan çıkarak refah ve emniyet kapısına dönüşür.
URSULA VON DER LEYEN'İN AÇIKLAMALARINA TEPKİ
Önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülüdür, kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman gibi sözlerin arkasından kendini açık eder. Avrupa'nın Türkiye'ye bakarken içine düştüğü zihni ve siyasi yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen 21 Nisan'da Avrupa kıtasının Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini söylemiştir. Bu söz sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da talihi bir aktörün beyanı sayılamaz. Avrupa Komisyonu Başkanı'nın ağzından dökülen bu söz dilin kazası olarak görülemez. Zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standartlarının dışavurumudur.
Nitekim bu küstah dilin jeopolitik bakımdan sorunlu, gerçeklikten kopuk ve çifte standartlı bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir. Hatta aynı çevreler Türkiye'nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır. Bahsettiğimiz husus gündelik bir basın polemiği seviyesine görülemez. Burada da karşımıza duran şey Avrupa'nın Türkiye'yi anlamakta yaşadığı derin zihni arızadır.
"MESELE ANKARA'NIN İSTİKAMETİ DEĞİL, BRÜKSEL'İN İKİ YÜZLÜ SİYASETİDİR"
Avrupa Birliği Türkiye'yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride, değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bu tutum siyasal ahlak bakımından sakattır. Stratejik akıl bakımından ise tutarsızdır. Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğuramaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Öyle ya da böyle ister doluya koyun almasın, ister boşa koyun dolmasın. Türkiye jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır, kilit noktasındadır, cümle kapısıdır. Neydim demeyen, mahfillerin ne olduğunu tavrıyla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye'nin nerede durduğu değil, Avrupa Birliği'nin nereye savrulduğudur. Mesele Ankara'nın istikameti değil, Brüksel'in iki yüzlü siyasetidir. Mesele Türkiye'dir, Türkiye'yi gerektiğinde dışlayıp, gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı, ikiyüzlü Avrupa zihniyetidir. Bu tablo yeni de değildir. Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir. Avrupa'nın tarihi serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç, büyük ölçüde kan, gözyaşı, gasp, sömürü ve intihar çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir.
"TÜRKİYE, 'GEL' DENİLİNCE GELEN 'GİT' DENİLDİĞİNDE GİDEN BİR UNSUR GİBİ GÖRÜLEMEZ"
Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran dışarıdaki rakiplerinden evvel kendi içindeki mana kaybıdır. Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa, bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir. Şayet Avrupa Türkiye'ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse, şayet kendisini hala eski hiyerarşi duygusunun konforu içinde zannederse, şayet Türkiye'ye ihtiyaç anında çağrılacak, rahatladığı anda ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse, kendi tarlasını nadasa mahkum eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır. Tarih, kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir. Ursula Hanım'ın şahsında tüm Afrika efkarına buradan sesleniyorum. Biz, kökleri Asya'nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika'ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'yiz. Türkiye, 'gel' denilince gelen 'git' denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez. Türkiye dosttur fakat dostluğu tahrike açık bir mahiyette değildir. Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes önce bu milletin onurunu, bu devletin vakarını ve bu tarihin ağırlığını hesaba katmak zorundadır.
Herkes şunu çok iyi bilmelidir: Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye sarsıntı anlarında savrulmayan yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır. Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle mesheden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir.
"BİZİM SABRIMIZ GERİ ÇEKİLME İŞARETİ OLARAK YORUMLANAMAZ"
Bizim sükunetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri asırların sızdığı devlet aklının acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür. Türkiye'yi hafif alanlar çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamaya kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye'nin sessizliği boşluk sessizliği değildir. Bu sessizlik birikmiş hafızanın hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir. Türkiye'nin sükuneti, tereddüt sükuneti değildir. Bu sükunet devlet aklının sükunetidir. Türkiye'nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir. Bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran sonuçlardır.
Bizim yönümüz asırlardır Batı ile temas eden, Batı'yı tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük bir tarih çizgisi içinde şekillenmiştir. Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir, ne Avrupa bürokrasisi, Türkiye'ye yürüyeceği yolu tarif edebilir.
"AVRUPA TÜRKİYE'SİZ YAPAMAZ"
Buradan açıkça ifade ediyorum. Avrupa Türkiye'siz yapamaz: Güvenlikte yapamaz, enerjide yapamaz, göç yönetiminde yapamaz, ulaştırmada yapamaz, bölgesel dengeyi kurarken yapamaz. Fakat Türkiye de, Avrupa'nın tasniflerine mahkum bir ülke hüviyetinde görülemez. Türkiye, Avrupa'sız tarihtir, devlettir, hafızadır, coğrafyadır, merkezi bir hakikattir. Temennimiz şudur: Avrupa zihin altına sinmiş bu hadsizliklere yüzleşsin. Muhasebesini sloganla değil, gerçeklikle yapsın. Türkiye'ye karşı kurduğu dili çıkar hesabıyla değil, rasyonaliteyle yenilesin. Çünkü bu çağ birbirini küçük gören merkezlerin çağı değildir. Bu çağ hakikat okuyabilen devletlerin çağıdır. Çünkü bu çağ alışkanlıkların değil, aklın çağıdır, çünkü bu çağ ezberlerin değil, yeni denge arayışlarının çağıdır.
Bir kez daha haykırarak ifade ediyorum ki; Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır. Kefesini başkalarının koyduğu terazide tartılamayacaktır, başkalarının buyurduğu yollarda yürüyemeyecektir. Bize yer göstermeye kalkışanlara yerini hatırlatacak kudretimiz vardır. Bize sınır çizmeye yeltenenlere ufuk gösterecek hafızamız vardır. Bize had bildirmeye kalkışanlara tarih, coğrafya ve devlet aklı üzerinden cevap verecek iademiz ziyadesiyle mevcuttur."
