MURAT ÖZTEKİN

İzzet Keribar, fotoğraf sanatının yaşayan efsanelerinden… 1936 yılında hayata gözlerini açan Keribar, küçük yaşlarda eline aldığı kamerayı -ara verse de- yarım asırdan fazla taşıdı, 1,5 milyondan fazla kare çekti. Eski İstanbul’un güzelliklerini tıpkı Ara Güler gibi enstantaneleriyle kayıt altına alan sanatçı, Türkiye’nin tamamını dolaşıp yetmişe yakın ülkeyi fotoğrafladı. Seksen iki yaşında olmasına rağmen hâlâ fotoğraf seyahatlerine çıkan Keribar, bu seneki Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Biz de Türkiye Yahudilerinden olan ve “Kendimi sizden farklı görmüyorum” diyen İzzet Keribar’dan sanatını ve hayatını dinledik…

GÜZELİ ÇEKMEYE ÇALIŞIYORUM 

Fotoğraf sanatına ömrünüzü verdiniz. Bu tutkunun kaynağında ne var?
Bunun için 1950’lere gitmek gerekiyor. Küçükken ağabeyim fotoğrafçılık yapıyordu. Bana da işin püf noktalarını anlatırdı. Fotoğrafa karşı sevginin tohumlarını bana atan odur. Kore’de askerlik yaparken de fotoğraftan kopmadım. Leica marka makinemle gittiğim Kore’de Türk ordusunun fotoğrafçısı oldum. Bu benim için büyük bir tecrübeydi. Ancak sonra bir müddet fotoğrafa ara verdim. 80’lere kadar kamerayı elime almadım. Bir gün oğluma fotoğraf çekmeyi öğretirken tutkum yeniden depreşti. O tarihten beri, hiç durmadan fotoğraf çekiyorum. 

Yaptığınız iş sadece tarihi vesikalamak mı?
Ben güzeli çekmeye çalışıyorum. Fotoğraf çekerken mutlaka yüreğimde bir şeyler hissetmem gerekiyor. Her fotoğrafın bir hikâye anlatması lazım. Ben bu hikâyeyi gördüğüm anda deklanşöre basıyorum. Bu bir bina da olabilir, manzara da… 

HİÇBİR ŞEYİ YARINA BIRAKMAM

Motivasyonunuz çok güçlü. Bu enerjinizi nereden alıyorsunuz?
Bu, içimden gelen bir şey... Ben hobi adamıyım. Her sene bir yerlere gidiyorum, bazen de projeler alıyorum. Hiçbir şeyi ertesi güne bırakmıyorum. Yoksa uyuyamıyorum. Her gün mutlaka işe gidiyorum. Her zaman da yapacak iş buluyor ve sürprizlerle karşılaşıyorum. 

Bu sanatın size öğrettiği en mühim şey neydi?
İnsanlarla iyi geçinmeyi ve her şeyi paylaşmayı öğrendim fotoğraf sanatından. 

FOTOKOPİYİ 'FOTOĞRAF' SANIYORLAR

 

Bugünkü fotoğrafçılığı nasıl buluyorsunuz?
Söyleyeceklerim klişe şeyler ama artık herkes bir şeyler çekebildiği için fotoğrafın kıymeti düştü. Günümüzde makineler gelişti, fotoğraf çekmek kolaylaştı. Ancak fotokopi ile fotoğraf birbirine karıştı. Deklanşöre basmakla bir şey ortaya çıkıyor ya, insanlar bunu fotoğraf zannediyor. Hâlbuki fotoğraf akılda kalıcı, duygunuzu mesaj şeklinde anlatan şeye denir.

Hayatınızı bir film şeridi gibi önünüze koyup baktığınızda ne görüyorsunuz?
Maziye baktığımda mutlu bir hayat görüyorum. II. Dünya Savaşı esnasında doğdum ama son derece renkli bir hayatım oldu. Fotoğrafçılık hayatımın çok enteresan bir hâle gelmesini sağladı. 

Maziye dair pişmanlıklarınız var mı?
Fotoğraf sanatına ara vermem benim için büyük bir kayıptı. Benim de Ara Güler gibi 1950’lerde çekilmiş İstanbul fotoğraflarım var. Ancak “Keşke ilerleyen yıllarda da çalışıp daha geniş bir arşiv meydana getirseydim” diyorum. 

Peki, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmek sizin için ne ifade ediyor?
Şu anda fotoğraf camiası çok mutlu. Ama daha ziyade fotoğraf sanatına ödül verilmesinden mutlular. (Gülüyor) Altı yedi sene evvel Kültür Bakanlığından mükâfat alınca “Alabileceğim en büyük ödül bu” demiştim. Ama anlıyorum ki yanılmışım. Bu defa mutluluğum yüz kat daha arttı.

ORJİNAL İSTANBUL'U ÖZLÜYORUM

 

Eski İstanbul’dan neleri özlüyorsunuz?
Bugünkü betonlaşmada eski İstanbul’u bulamıyorum. Eskiden hiçbir şey restore edilmediği için ilk yapıldığı hâlde duruyordu. Çünkü bir cami, restorasyon görünce yeni bir eser oluyor. Ben o orijinalliğe hasretim. Bunun dışında artık şehirde fotoğraf çekecek boş bir yer bulamıyorum. Her yer kalabalık, her yerde trafik var... Ancak yine de 60 sene sonra arşivimi görenler bugünkü İstanbul’u enteresan bulacaktır. Zira şehir çok hızlı değişiyor. Onun için İstanbul’u çekmeye devam ediyorum. Umarım yıllar sonra birileri eserlerimi görüp “Bu adam çok çalışmış” der.