Gençler ne istiyor, insan kaynakları ne söylüyor? — Ev Genci / Bölüm 3
Milyonlarca genç ne okulda ne işte... Türkiye’nin “ev gençleri” suskunluklarını bozdu: “İş beğenmiyor değiliz, emeğimizin sömürülmesini istemiyoruz. Çalışınca cebimize bir şey kalmıyor, niye çalışalım?” Peki onları işe almamakla suçlanan insan kaynakları ne diyor?
- Gençler, asgari ücretle çalışmanın yol ve yemek masrafları düşüldüğünde elde bir şey bırakmadığını, diplomalı kölelik teklif edildiğini düşünüyor.
- En az 2-3 yıl deneyim istemeleri ve çıraklık yapma isteklerine olumsuz cevap almaları gençlerin önündeki en büyük 'tecrübe duvarı'nı oluşturuyor.
- Üniversitelerin 'ihtiyaç fazlası' mezunlar ürettiği düşüncesi hakimken, gençler GSS prim borçları yüzünden muayene bile olamadıklarını ve hasta olmamak için dua ettiklerini belirtiyor.
- İş başvurularında kadın oldukları için veya bekâr oldukları için daha düşük ücret teklif edildiğini belirten kadın gençler, mobbing ve sömürüyle karşılaştıklarını ifade ediyor.
- İK uzmanları, gençleri işten uzaklaştıran asıl unsurun düşük ücret değil, somut bir gelişim yolu ve kariyer planı sunulmaması olduğunu vurguluyor.
- Uzmanlar, şirketlerin gençlerin yaşadığı belirsizlik ve kaygıyı anlaması, gençlerin ise öğrencilik döneminde pratik deneyim kazanması gerektiğini belirtiyor.
İHSAN GÜNAY ÇAĞRICI — Sabahları çalmayan çalar saatler, her geçen gün biriken borçlar ve "tecrübesizsiniz" denilerek kapanan kapılar... Bugün Türkiye’de milyonlarca genç için hayat, bir bilgisayar ekranı ile dört duvar arasına sıkışmış durumda. Büyük emeklerle alınan üniversite diplomaları, iş piyasasındaki sert gerçeklerle çarpışınca birer "bekleyiş belgesine" dönüşüyor. Toplumda zaman zaman "iş beğenmiyorlar" eleştirilerine maruz kalsalar da onlar en çok insanca çalışma şartları ve emeğinin karşılığını alabileceği bir kapı arıyor. Peki, hayallerini ertelemek zorunda kalan bu gençler gerçekten ne hissediyor, neler yaşıyor?
Türkiye Gazetesi olarak sözü bu kez onlara bıraktık. İşte ev gençlerinin kendi cümleleriyle hikayeleri:
GENÇLER NE DİYOR? "HASTA OLMAMAK İÇİN DUA EDİYORUM"
- “Asgari ücrete niye çalışayım?”: "Türkiye'de asgari ücretle çalışmak, çalışmamakla aynı şeye denk geliyor. Yol masrafı, yemek derken cebine bir şey kalmıyor. Performansın, yorgunluğun bedeli bu mu?"
- “Diplomalı kölelik teklif ediliyor”: "İlk 5 bine girip okulu bitirdim. Karşıma çıkan seçenekler ya asgari ücretle diplomalı köle olmak ya da evde oturup diplomalı işsiz olmak. Biz okurken bize meslek ve gelecek vaat edilmişti, hayal kırıklığı değil."
- “Tecrübe duvarı”: "Elektrik-elektronik mezunuyum. İşe girmek istiyorum, en az 2-3 yıl deneyim istiyorlar. Çıraklık yapayım diyorum, 'Sana iş öğreteceğiz, sen bize para ver' dercesine dalga geçiyorlar. Bu şartlarda nasıl tutunalım?"
- “Üniversiteler fabrika değil”: "Üniversite mezunlarının durumu 'ihtiyaç fazlası' oldu. Mezun olduk, şimdi kimse yüzümüze bakmıyor."
- "Hasta olmamak için dua ediyoruz": "GSS prim borcum yüzünden muayene bile olamıyorum. Hasta olmamak için dua ediyorum resmen. Üstüne bir de aile ve toplum baskısı eklenince evden çıkmak bile istemiyorum.”
◼️"ELİMİZDE KOCAMAN BİR SIFIR VAR"
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünden mezun olan 29 yaşındaki A.S., yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor:
"Herkesin dilinde aynı nakarat... 'Gençler iş beğenmiyor.' Oysa kimse sormuyor, biz işi mi beğenmiyoruz yoksa bize reva görülen bu 'hayatı' mı? Ben ve benim gibi milyonlarca arkadaşım, bugün dört duvar arasında bir bilgisayar ekranına bakarak ömrümüzü tüketiyoruz. Biz bu noktaya bir günde gelmedik. 'Okuyun, kolunuza altın bileziği takın, kurtulun' denildi. En iyi okullara girmek için gençliğimizi sınav salonlarında bıraktık. Okulu bitirdik, birçoğumuz yüksek lisans da yaptı... Ama sonuç? Kapısından girdiğimiz o fakültelerden mezun olduğumuz gün, elimizde kocaman bir sıfırla ortada kaldık.
Sistem bizi bir çıkmazın içine hapsetti. İşe başvuruyoruz, 'tecrübe' diyorlar. 'Tecrübe kazanayım' diyoruz, dalga geçer gibi ücretler teklif ediyorlar. En kıytırık yerler bile referans, yani torpil istiyor. Tanıdığı olan bir yerlere yerleşirken, biz hakkımızla girdiğimiz KPSS sıralamalarında yıllarca atama bekliyoruz.
Sonra önümüze bir seçenek koyuyorlar... Asgari ücretle günde 12 saat mesai! Yol masrafını, yemeği düştüğünde cebinde kalan para, harcadığın emeğin yorgunluğuna bile değmiyor. Çalışmakla çalışmamak arasında pek bir fark kalmadı. 28 bin lira verip, etimizden sütümüzden faydalanmak istiyorlar. Ama kimse sormuyor, bu çocuk kirasını nasıl ödeyecek, ne zaman evlenecek, ne zaman insan gibi bir akşam yemeği yiyecek? 30 yaşımıza geliyoruz, hâlâ babamızın eline bakıyoruz. Bir kahve içmeye çıksak vicdan azabı çekiyoruz.
Maddi yükü geçtim, bu işin manevi yükü bizi bitiriyor. Aile baskısı, çevre baskısı, 'ne oldu senin iş?' soruları... Sosyal anksiyete içinde, odalarımızdan çıkamaz hale geldik. Bir yandan da muayene olmamız bile büyük soruna dönüştü. Gençliğimizin en güzel yılları bir hiç uğruna eriyip gidiyor.
Bizim isteğimiz lüks bir hayat değil, emeğimizin karşılığını almak, insanca çalışma saatlerine sahip olmak ve 'diplomalı işsiz' etiketinden kurtulmak. Bize sahte umutlar değil, gerçek bir gelecek lazım."
◼️"OKUMUŞSUN DA NE OLMUŞ?" DİYENLERİN ARASINDA SIKIŞIP KALDIM
Marmara Üniversitesi İşletme bölümünden mezun olan 27 yaşındaki D.S. ise şu şunları paylaştı:
"Kadın olduğun zaman 'evde oturmak' sadece işsizlik değil, üzerine yapışan o ağır 'ev kızı' kimliğiyle de baş etmek demek. Ben üniversiteyi büyük ideallerle bitirdim. Ama mezun olduğum günden beri kapılar yüzüme ya kadın olduğum için ya da 'deneyimin yok' denilerek kapandı.
İş başvurularına gittiğimde öyle bakışlarla karşılaşıyorum ki... Bazıları kadın olduğum için bu işin bana 'ağır' geleceğini peşinen kabul ediyor, bazıları ise bekar olduğum için daha düşük ücreti yeterli görüyor. Bir yerde çalışmaya başladığımda yaşadığım mobbingi ise tarif bile edemem. 'Okumuşsun da ne olmuş, bak yine bizim yanımızdasın' diyen patron eşlerinin imalı sözleri, sigortasız çalıştırılma teklifleri, mesai saati bitmesine rağmen 'bekar değil misin, işin ne, kal biraz daha' denilerek sömürülen zamanlarım...
Sonunda ne mi oluyor? O kadar çok kapıdan çevriliyorsunuz, o kadar çok değersizleştiriliyorsunuz ki... İnsan içine çıkmak istemez hale geliyorsunuz. Bir süre sonra o hayalini kurduğunuz kariyerin yerini koca bir depresyon alıyor. 100 kiloya çıktım, odamdan çıkmadım, ailemin yüzüne bakamadım. Çünkü okumak benim için sadece bir diploma değildi. Okumak benim özgürlüğümdü ve o elimden alınınca boşluğa düştüm."
🟥MADALYONUN DİĞER YÜZÜ! İK UZMANLARI NE DİYOR?
Gençlerin bu derin hayal kırıklığı ve sistem eleştirisi iş dünyasında nasıl yankı buluyor? Sorunun sadece "maaş beğenmemek" mi yoksa "yolunu bulamamak" mı olduğunu İnsan Kaynakları (İK) uzmanlarına sorduk. Uzmanlar, meselenin kökeninde "belirsizlik" ve "yetiştirme kültürünün kaybı" yattığına dikkat çekiyor:
“EMEK OLMADAN YEMEK OLMAZ AMA YOL NET OLMALI”
Günümüzde sabır ve tolerans seviyelerinin teknoloji çağıyla birlikte azaldığını belirten İK uzmanı Emre Yürekseçkin, gençlerin hızlı sonuç alma beklentisinin iş hayatına uyumu zorlaştırdığını ifade ediyor:
"Hepimiz iş hayatına asgari ücret seviyelerinde başladık. Ancak sabırla ve emekle kariyerlerimizi inşa ettik. Atalarımızın dediği gibi; 'Emek olmadan yemek olmaz.' Gençlerin de bu sürecin doğal bir parçası olan zaman ve çaba gerekliliğini kavraması önemli."
ASIL SORUN ÜCRET Mİ, BELİRSİZLİK Mİ?
İK perspektifinden bakıldığında, şirketlerin maliyet baskısı altında olduğu bir gerçek. Ancak uzmanlara göre gençleri işten uzaklaştıran asıl unsur sadece düşük ücret değil, önlerini görememeleri:
"Gençlerin yalnızca ücret odaklı düşündüğünü söylemek eksik olur. Asıl kritik nokta, onlara somut bir gelişim yolunun sunulup sunulmadığıdır. Eğer net bir kariyer planı ortaya konulursa, motivasyonları artacaktır. Bu noktada 'yetiştirme kültürü' yeniden inşa edilmeli. Junior çalışan yetiştirmek bir maliyet değil, uzun vadeli stratejik bir yatırımdır."
İŞ-YAŞAM DENGESİ ARTIK BİR LÜKS DEĞİL
"Gençleri kazanmanın bir diğer önemli yolu ise iş-yaşam dengesine verilen önemdir. Yeni nesil çalışanlar yalnızca çalışmak değil, aynı zamanda sosyal hayatlarını sürdürebilmek, kendilerini geliştirebilmek ve psikolojik olarak dengede kalabilmek istemektedir. Bu ihtiyaçların karşılanması, yalnızca bireysel değil, toplumsal sağlığın korunması açısından da kritik bir rol oynamaktadır." diyen İK uzmanı Yürekseçkin, konuşmasını şu sözlerle sona erdiriyor:
🟥"EN İYİ ADAY DEĞİL, EN UYGUN ADAY" DÖNEMİ
İşe alım süreçlerindeki değişime dikkat çeken İK uzmanı Taylan Özgür ise odağın artık “en iyi aday”dan ziyade “kuruma en uygun aday”a kaydığını belirtiyor:
"Aday havuzu hızla genişlerken, iş hayatının dinamikleri ve çalışan beklentileri de önemli ölçüde değişiyor. Tek bir şirkette uzun yıllar kariyer inşa etme yaklaşımı yerini, farklı organizasyonları ve rolleri deneyimlemek isteyen daha esnek bir yapıya bırakmış durumda. Bu dönüşüm, açık pozisyonlardaki rekabeti yalnızca yeni mezunlarla sınırlı olmaktan çıkarıp, aktif olarak çalışan profesyonelleri de kapsayan bir noktaya taşıyor."
Bu durumun şirketlerin maliyet odaklı yaklaşımı ücret politikalarını doğrudan etkilediğinin altını çizen Özgür, "Üniversite döneminde verilen akademik emeğin iş dünyasında “tecrübe” olarak karşılık bulmaması, aday beklentileri ile piyasa gerçekleri arasında bir boşluk oluşturabiliyor." diye de ekliyor.
STAJ VE PRATİK DENEYİM MÜLAKATLARDA AVANTAJ SAĞLIYOR
İşe alım süreçlerinde öne çıkan adayların en belirgin ortak özelliğinin 'öğrencilik döneminde edinilmiş staj ve pratik deneyimler" olduğunu söyleyen İK Uzmanı Taylan Özgür, "İş hayatıyla erken temas kuran adaylar, mülakatlarda doğal olarak daha avantajlı konuma geçiyor. Bu noktada kariyerin uzun vadeli bir yolculuk olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Bazen bir rolün kazandıracağı yetkinlikler, başlangıçtaki ücret veya yan haklardan çok daha belirleyici olabiliyor." ifadelerini kullanıyor.
Özgür, değerlendirmesini şu sözlerle bitiriyor:
