Tarihe geçen bayram gelenekleri... 'Nerede o eski' diye söze başlayanlara cevap
Her yıl bayram sohbetlerinin klişesi olan "Nerede o eski bayramlar" nostaljisine Kurban Bayramı'na özel İrfan Özfatura cevap gibi bir yazı kaleme aldı. Tarihe geçen bayram geleneklerini anlatan Özfatura'nın yazısını 55 yıl önceki arşivimizden sayfalar ve Osmanlı dönemi kurban fotoğraflarıyla derledik.
- Bayramlarda dağıtılan kurban etlerinin, verilen hediyelerin ve yapılan ikramların kalıcı değer taşıdığı belirtiliyor.
- Eskiden mahalle kültüründe komşuların birbirine kurban eti yolladığı, çocukların kapı kapı dolaşıp şeker ve lokum aldığı anlatılıyor.
İRFAN ÖZFATURA - Veren el alan elden… Bayram verince güzel, yüzler gülünce…
"Peygamber efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) muhterem validemize sorar:
- Ya Aişe kurban etlerini ne yaptın?
-İki kolu kendimize ayırdım, diğerlerini fukaraya dağıttım.
-Demek, iki kol hariç hepsi bize kaldı."
*
Dağıttığın senin, yediğin eriyip yok olacak, verdiğin mizanına konacak.
Eskiden mahalle maaile gibiydi. Herkes birbirini tanır, kollar. Kurbanını kesen komşuya yollar.
Et o vakitte kıymetli, evden kapaklı bir tencereye koyar bunu derler "doooru filancaya!"
Teyzem alır, “Allah kabul etsin” der mırıl mırıl rahmet okur ecdadına.
Kurban Bayramı telâşelidir, büyükler kavurma ya da sucukla uğraşırlar.
Çocuk bu evde durmaz, elde torba tura çıkar. Her kapı açıktır ona.
Evsabisi durumuna göre sandık lokumu ya da akide şekeri tutar, ikram aldın diye harçlık hakkın yanmaz. Tıfıllar kağıtları açar bonbonları peşpeşe yuvarlar, ağızda eritecek kadar sabırları yoktur, kıtır kıtır çiğner, yalamadan yutarlar. Sonra bir tane daha, bir tane daha...
Şimdiki veledler şekere neye bakmıyor, merdivenlere atıyor ya da asansörün tuşuna yapıştırıyorlar. Tavır net, “bunlar senin olsun para ver bana!”
Bazı tekadüd zevad külah yapar içine çifte kavrulmuş lokum, badem şekeri ve yaldızlı çikolata koyar. Ağır ikram.
OKLAVA BAKLAVA
Becerikli teyzeler elceğizi ile pişirdiği tatlıları sunar, umumiyetle şekerpare, cevizli kadayıf ya da kırk kat baklava.
Onlar da şerbetli ama hiç değilse glikoz, boya, E bilmem kaç ve doğala özdeş aroma yoktur muhtevasında…
Bence makul, kısa bir soluk verirsin salvoya.
İyi de neden içlerinden biri de fındık fıstık tutmaz, leblebi çekirdek de olur icabında. Zaten şeker yemekten böö olmuşsundur içini bastıracak şeyler ararsın o saatten sonra. İşte kurban bayramlarında kavurma yetişir imdadına, çeyrek ekmeğe iki kaşık et koyar uzatırlar, ohh keyfe bak. Hımmm mmm, bi de ayranla turşu verirlerse yanında.
Bazı gün görmüşler, deste deste mendil çorap alır cebinize sıkıştırır kibarca. O zamanlar mendil mühim, pazartesi sabahları öğretmen ellerinizi üstüne koydurur, kontrol yapar.
Bütün gün çamurda oynadığınız için tırnak araları kir toprak dolar, ense kulak soba borusundan hallice, terledin mi kirin kabarır elini sürter yuvarlarsın, pıtır pıtır dökülür mintanına.
Pazartesi sabahı anan pamuğa kolonya döker boynunu siler kanırta kanırta. Hiç değilse Eyüp Sabri kok. Yakan da kararmasın ilk günden daha.
UNUTULUR MU YA?
Umumiyetle haftada bir gün termosifon yanar, onu da cumaya denk getirirler. Peki sonra?
Sonra ne olsun top kovalamaktan yorgun gelir tozunla toprağınla düşersin yatağa. Çocuklar kirlenir ama ter kokmaz. Bebekler ise mis gibi süt kokar, anaları içine çeker “cennet kokusu” diye mırıldanırlar.
Sıra arkadaşımın bir saati vardı, çalıştığını görmedim daha. Hani bozuk saat günde iki defa... “Dedem aldı” der basardı bağrına. Halbuki en adisinden tel maşa.
Kızlara çeşit çoook. Tarak, ayna, toka, moka, kurdela…
Bazı ablalar maharetli olur, tespih ipine boncuk dizer bileklik, gerdanlık yapar. Üç kuruşluk şeydir ama küçük hanımların yüzünde güller açar.
Affan dedeler ise keçiboynuzu, iğde ikram eder, gelenek yaşatırlar.
Bir de harbi hediyeler var. Düşünün bir baba dostu artık kullanmadığı bisikletini vermiş sana.
Unutmak mümkün mü ya, yatar kalkar dua edersin ona.
Ateşin var mı bilader?
HIMMM BİRAZ BOL AMA...
Şimdikiler kabul eder mi bilmem ama komşu teyze münasip gördüyse oğlunun eskilerini giydiriverir sırtına. Tiril ceket, jilet pantol, el işi kazak, mintan, pabuç, kaput artık ne bulursa.
Beyini de çağırır “ay bir de sen baksana İhsan. Bol mu geldi acaba?”
-Hımm azıcık geniş ama zarar etmez, paşa büyüyecek nasıl olsa.
Giymiş sahiplenmişiz artık, adamın adı İhsan "geri ver" diyecek hali yok ya.
Büyüyüp abi ve abla olanlar eski oyuncakları dağıtır ufaklıklara. Tabii hatırası olanlar ayrılır, sepetle divan altına. Bitmemiş defterler, tükenmemiş tükenmezler, ısırılmış kalemler, kırılmış silgiler rahatlıkla teklif edilir. İki günde bir kaybettiğin için ihtiyacın olur daima.
Eğer o ev için mühim bir çocuksan evvel zamandan kalma dergiler, masal kitapları verilebilir sana. Ama yırtıp parçalamayacağına dair müspet bir kanaat uyandıysa.
Herkes her şeyi teklif eder darılıp gücenmeyeceğini bilir zira. Ne bileyim komşu teyze yarım reçel kavanozunu bile getirip bırakır “aman bizimkinin şekeri zıpladı yine, yiyin afiyet olsun, sizde çol çocuk çok nasıl olsa”.
NE GÖNLÜNDEN KOPARSA
Memlekete gidenler eli boş dönmez. Ordu Giresunlu isen fındık, Vanlı isen otlu peynir, Maraşlıysan biber getirirsin konu komşuya. Ama az ama çok, gönlünden ne koparsa.
Çorum, Tavşanlı ve Serinhisar’dan gelenler leblebi dağıtırlar. Isırırsın ağzın ılıcık olur, nefesin mis kokar. Öylesini bulamazsın buralarda. Bakkal malı rutubet çeker, yumuşar, Allah affetsin, ağzının tadını bozar ayrıca.
Bazı nineler hamarattır yerinde duramaz, atkı, takke örer hayrına. Cama vurur “Hışşşt, gel bakiyimm buraya!” Ekmek aldırtacak sanırsın, bereyi geçiriverir kafana. “Hadi yürü, bekleme yapma!”
Delikanlıda çakı, çakmak ve tespih durmaz. Tertip teklifsizce alır iki istasyon gider, cebine atar. Onda da kalmayacak kaptıracaktır başkasına.
Derken efemm yuvadan ayrılır, okumaya gidersin. Ne biliyim İstanbul’a, Ankara’ya, Erzurum’a.
İlk günler yurt bulamazsın, oteller pahalı, seni aşar, üç beş arkadaş birleşir bi virane kiralarsın varoşda. Yerlere koli mukavvalarını yayar, sünger yatakları atar, camlara gazete yapıştırırsın yama yama. Bir piknik tüpü, bi alminyon tencere kafi. Üç beş de melamin tabak buldun mu tamam, ser sofra bezini, diz çök, kaşıkla. Beş on kartol doğra, bi soğan, salça. Kopar somunu, bandır, ordu doyar bununla.
Talebe evinde hususi eşya olmaz, her şey ortadadır, kim erken çıkarsa. O senin montunu giyer, sen onun parkasını atarsın sırtına. Tebdili kıyafette itibar vardır, bırak zengin sansın camia.
İnsanlar fukara iken daha mı cömert oluyor ne? Arkadaşının saatiyle dolmakalemiyle ilgilenmeye korkarsın çıkarır veriverir sana. Basit bir saat üniversitelinin on aylığıdır oysa.
Sigara paketleri cebe sokulmaz, bırakılır ortada. Vizesini veren tulumba getirir akşama.
İhlas Vakfı'ndan 3 kıta ve 5 ülkede kurban hizmeti
ONA DA YETER SANA DA
Talebe milleti sık sık janta düşer, meteliğe kurşun atar. O zamanlar para transferi sıkıntılı, PTT havalesi ile yollanır, takılır yollarda. Birinden borç alır, paran geldi mi ödersin anında. Eğer dişe dokunur bir şey değilse almaz, sen de altta kalmaz, Hacıbaba ya da Aspava’ya götürür kebap ısmarlarsın ona.
Kahvede oturuyorsundur, bir grup geldi ilişti diyelim masana. Artık hesap sendedir, kimse elini cebine atamaz. 20 çay 30 çay. Bunlar talebe için küçük meblağ değildir ama toz kondurulmaz racona.
Köyü olanlar tatil dönüşü yüklü gelir. Kendine bir avuç bile ayırmaz bırakır mutfağa. Pestil, bastık, badem, tarhana, kavurma ne çıkarsa bahtına.
Cömertlere ummadıkları yerlerden gelir, darlık çekmezler asla. Yurtta Hadi Abi diye bir büyüğümüz vardı dolabını kapatmaz kilit asmaz. Yaa abi derdik, bak paraların duruyor rafta.
-Tamam biliyorum ihtiyacı olan alsın diye bırakıyorum orada.
İlerleyen yıllarda otomobil sahibi oldu kapısını açık tutar daima, “gece ayaza keser, sokaktaki garip girsin yatsın, donar monar vebal alırız sonra.”
Dönün arkanıza bakın verdiğiniz şeylere asla pişman olmadığınızı göreceksiniz, kıyamadıklarınız size de yaramayacak, yara kalacaktır aha şuracığınızda.
CÖMERTİN HALİ BAŞKA
O gün ders yılının son günü. Abilerimiz birazdan diploma alacak, hayırlısıyla hekim çıkacaklar. Bir daha gelecek değiller, dolapları boşaltıyorlar. Diş. Hek talebelerinin emaye kapaklı sterilatör kapları olur, içinde birkaç ayna, presel, spatula. Bir pres, oklüzör, iki mufla. Tamam piyosemen ve angldurwalar ekseri Çek malıdır ya da Polonya. Talebenin işini görür de muayenehane açanı açmaz. Gider Alman ya da İtalyan alır bu saatten sonra.
Allah selamet versin Kayserili Mustafa Yağcı abimiz arkadaşlarına döndü “var mısınız” dedi “şunları götürmeyelim, bırakalım çocuklara?”
Bir koli açtılar. Sadece aletleri değil, kitapları, düzgün tutulmuş notları, hatta ince ince hazırlanmış kopyalıkları doldurdular. Alt sınıflara “alın bunları” dediler “dağıtın kime ne lâzımsa?”
-Abi emin misin? Bu bir servet, dünya kadar para!”
-Yaa al yürü uzatma, seneye mezun olacaksınız, siz de bırakırsınız çaylaklara.
Yaşadık biliyoruz, bazıları amele maraba çocuğudur alet tedarikinde sıkıntı yaşar. Emanetle de olmaz, belli sayıda hasta bitirmen lâzım, kalırsın yoksa.
Derken geldik gazeteye. Rahmetli Levent Akın’ın pahalı makineleri hassas objektifleri olur. Mühim birine röportaja mı gideceksin sormaya gerek yok, izinlisin dolabından alabilirsin rahatlıkla.
Başkalarını unuttuğumuz olur ama ona okumadan geçmeyiz. Yeri de mevki, İdris Köşküyle Kaşgâri dergâhına çıkan yolun başında. Düşünün Eyyûb Sultan hazretleri ile sadece ince bir yol var aralarında.
Böyle bir kabir herkese nasip olmaz, parayla pulla da alınmaz.
Ne dersiniz? Cömertlere ikram mı olunuyor acaba?
