Tarihî eserler değil, hafızamız taşındı! Kültür varlığı yağmacılığına dikkat çeken sergi
“İnsanlığın Yükü” sergisi, sömürgeciliğin bir parçası olan tarihî eser kaçakçılığını çarpıcı enstalasyonlarla ele alıyor. Serginin küratörü H. Mert Kaya, “Bu, hafızanın ve temsilin dönüştürülmesi meselesi” diyor.
- Batı'nın 19. ve 20. asırdaki sömürgecilik faaliyetlerinde kıymetli madenler gibi farklı ülkelerdeki kültür varlıklarının da yerlerinden edildiği belirtiliyor.
- İstanbul'daki AKM'de Enstitü Sosyal ve NUN Eğitim ve Kültür Vakfı ev sahipliğinde açılan "İnsanlığın Yükü: Dekolonizasyonun Bugünü" sergisi, kolonyalizmin farklı katmanlarını sıra dışı enstalasyonlarla ele alıyor.
- Sergi, sömürgeciliğin askerî ya da siyasi bir mesele olmanın ötesinde hafızayı, dili, kültürü ve düşünme biçimlerini etkileyen çok katmanlı bir sistem olarak ele alıyor.
- 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başında arkeolojinin emperyal projelerin önemli araçlarından biri haline geldiği ve kazıların kimi zaman istihbarat faaliyetleriyle ve diplomatik müdahalelerle iç içe yürüdüğü vurgulanıyor.
- Anadolu'dan birçok eserin kaçırıldığı ve eserlerin ait olduğu Anadolu bağlamından çok, onları sergileyen müzenin ya da taşıyan kişinin adıyla anıldığı ifade ediliyor.
- Batı'ya kaçırılan tarihî eserlerin bütünüyle iadesinin zor olduğu, ancak son yıllarda önemli bir zihinsel dönüşüm yaşandığı ve bazı iade süreçlerinin başladığı belirtiliyor.
MURAT ÖZTEKİN - Eyüpsultan çinileri, Elgin Mermerleri, Rosetta Taşı ve diğerleri... Batı’nın 19. ve 20. asırdaki sömürgecilik faaliyetlerinde kıymetli madenler gibi farklı ülkelerdeki kültür varlıkları da yerlerinden edildi. Artık Batı müzelerinde sergilenen bu eserler için son yıllarda iade tartışmaları arttı.
Bugünlerde ise konuya dair dikkat çeken bir sergi, ziyaretçilerle buluşuyor. Batı’nın tarihî eser yağmasının neticelerini gözler önüne seren “İnsanlığın Yükü: Dekolonizasyonun Bugünü” sergisi İstanbul’daki AKM’de görülebiliyor. Enstitü Sosyal ve NUN Eğitim ve Kültür Vakfı ev sahipliğinde yapılan World Decolonization Forum çerçevesinde açılan sergi, kolonyalizmin farklı katmanlarını sıra dışı enstalasyonlarla ele alıyor. Mesela serginin girişinde bizi içerisinde “tarihî eserlerin” olduğu ahşap sandıklar karşılıyor. Bunlar taşınan hafızayı temsil ediyor. Daha sonra eser kaçakçılığının sembol isimleri ele alınıyor. Serginin bir bölümünde ise hâlihazırda Batı müzelerinde teşhir edilen Osmanlı menşeli çini eserlerin bire bir replikalarına yer veriliyor.
Serginin açılışında konuşan Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun’un sömürgeciliğin salt bir tarih meselesi olmadığını, bugün yapay zekâdan kültürel yabancılaşmaya kadar pek çok alanda varlığını sürdürdüğünü vurgulaması ve hafızayı diri tutmanın mecburi bir adım olduğunu söylemesi dikkat çekiciydi. Sorularımızı cevaplayan serginin küratörü Hasan Mert Kaya da sömürgeciliğin devam eden bir durum olduğunu göstermek için bu sergiyi yapmaya karar verdiklerini kaydederek “İnsanlığın Yükü sergisinde sömürgeciliği, askerî ya da siyasi bir mesele olmanın ötesinde hafızayı, dili, kültürü ve düşünme biçimlerini etkileyen çok katmanlı bir sistem olarak ele almak istedik” diyor.
İstanbul'a bir de böyle bakın! Sıra dışı kareler Londra'da sergilenecek
KAZILAR, İSTİHBARATLA İÇ İÇE YÜRÜDÜ
19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başında arkeolojinin emperyal projelerin önemli araçlarından biri hâline geldiğini söyleyen Kaya “Kazılar, kimi zaman istihbarat faaliyetleriyle ve diplomatik müdahalelerle iç içe yürüdü. Gertrude Bell, T.E. Lawrence ya da Schliemann gibi isimlerin hikâyeleri bunun çok çarpıcı örnekleridir. Bu dönemde arkeolojik eserler yalnızca yerlerinden edilmekle kalmadı; yeniden adlandırıldı, sınıflandırıldı ve başka bir medeniyet anlatısının parçası hâline getirildi. Bu yüzden mesele sadece fiziki bir kaçırma meselesi olarak görülmemeli. Bu durum hafızanın ve temsilin dönüştürülmesidir. Sergide özellikle bu görünmez kısmı görünür hâle getirmeye çalışıyoruz” diye konuşuyor.
ANADOLU’DAN BİRÇOK ESER KAÇIRILDI
“Anadolu tarihî eser yağmacılığında dünyanın en ağır hafızalarından birine sahip” diyen Hasan Mert Kaya, sözlerine şöyle devam ediyor:
“Bergama Sunağı, Troya hazineleri, Osmanlı ve Selçuklu çinileri, yazmalar, mezar taşları, heykeller, mimari parçalar ve Hitit, Yunan, Roma dönemleri ağırlıklı sayısız arkeolojik eser farklı dönemlerde Avrupa’ya taşındı. Özellikle savaş dönemleri ve siyasi kırılmalar bu kaçırmaları kolaylaştırdı. Ama burada önemli olan yalnızca neyin götürüldüğü değil; nasıl anlatıldığı. Örneğin bugün birçok eser, ait olduğu Anadolu bağlamından çok onu sergileyen müzenin ya da onu taşıyan kişinin adıyla anılıyor. Bu da kültürel sahiplenmenin en yakıcı biçimlerinden biri.”
İADELER KOLAY OLMAYACAK
Batı’ya kaçırılan tarihî eserlerin bütünüyle iadesinin zor olduğunu kaydeden küratör Hasan Mert Kaya, şöyle konuşuyor:
“Kolay değil, çünkü mesele yalnızca hukuk değil. Girift ve iç içe geçmiş konulardan oluşan yüklü bir bagaj söz konusu. Büyük müzeler yüzyıllardır bu eserler üzerinden kendi “evrensel uygarlık” anlatılarını kurdular. Bir eserin iadesi, sadece fiziksel bir nesnenin geri verilmesi anlamına gelmiyor. Biz sergide iade süreçleri ile beraber bu kurulu anlatıların sorgulanmasını da talep ediyoruz. Ancak yine de son yıllarda önemli bir zihinsel dönüşüm yaşandığını düşünüyorum. Benin Bronzları, Aborjin kalıntıları ya da bazı Afrika eserleri konusunda başlayan iade süreçleri bunun işaretleri. Mesele kültürel miras hikâyesinin de doğru şekilde yeniden kurulması. Dekolonizasyon tam da burada başlıyor.”
