Usta ressam Selahattin Kara: İstanbul’da artık resmedecek yer bulamıyorum
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi usta ressam Selahattin Kara, İstanbul resimlerini bir kenara bırakıp soyut sanata yöneldi. İçindeki ukdeyi gerçekleştiren Kara “Peyzaj ressamı olarak İstanbul’da resmedecek yer arıyor ve doğrusu bulmakta zorlanıyorum” diyor.
- Selahattin Kara, yarım asrı aşan sanat kariyerinde İstanbul resimleriyle öne çıkmış, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü sahibi bir peyzaj ressamıdır.
- Yeni sergisi "Saklı Kalanlar" ile, peyzajlarını kaybeden İstanbul'un etkisiyle de soyut resimlerini ilk kez gün yüzüne çıkarıyor.
- İstanbul'un aşırı nüfus ve yapılaşmayla ruhunu kaybettiğini, bir peyzaj ressamı olarak resmedecek yer bulmakta zorlandığını belirtiyor.
- Sanat piyasasının ticarileşerek atölyeleri fabrikaya dönüştürmesini ve hızlı üretilen eserlerin kalitesizliğini eleştiriyor.
- Sanatçının karakterinin tuvale yansıdığını ve kültürel değerlerin korunmasının insan olmanın temel unsuru olduğunu vurguluyor.
MURAT ÖZTEKİN - Selahattin Kara, Türk resim sanatının usta peyzaj ressamlarından biri… Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü sahibi Kara, yarım asrı geçen sanat kariyerinde İstanbul resimleriyle öne çıktı. Şimdi ise yıllardır kendisinde ukde kalan soyut resimleri “Saklı Kalanlar” sergisiyle açığa çıkarıyor.
Ancak bunda peyzajlarını kaybeden İstanbul’un durumunun da tesiri olduğunu söylüyor.
Rize’nin küçük bir ilçesinde hayata gözlerinizi açmışsınız. Böyle bir yerde yolunuz sanata nasıl uzandı?
Sanatın içine doğduk diyebilirim. Asıl sanat tabiatta. Biz görebildiklerimizin küçük bir parça görsel hâle getiriyoruz ve kendimizi sanatçı ilan ediyoruz. Bizim bölgenin doğal yapısı mükemmel bir sanat ortamıydı. İlk resimlerimi lisedeyken yaptım. Hocam beni resim dersinde özel olarak dışarı çıkarırdı. Tek başıma deniz kenarında resimler yapardım.
Tabiatın içinde doğmak bir ressam için şans herhâlde…
Herhâlde İstanbul’da doğsam peyzaj ressamı olamazdım. Farkında olmadan doğanın büyüleyici renkleri hafızamıza nakşolmuş. Onun dışa vurumları sonraki yıllarda kendini gösterdi.
Daha sonra öğretmen okuluna gidip sanat eğitimcisi olmuşsunuz. Ama eğitimciliği yarıda bırakmışsınız. Sanatla bir arada olmadı mı?
Eğitimcilik çok değerli ama kimi karakterler bazı işleri birlikte götüremez. Benim karakterim de “Başka bir şey yapmamam lazım” dedi. 1984’te İstanbul’a taşındım. Burada atölye açıp sanat yapmaya başladım.
Eserlerinizde yoğun bir İstanbul teması var. Yeşilin göbeğinden gelip ne buldunuz bu şehirde?
Aslında İstanbul bundan 40 sene önce daha yeşil bir yerdi. Boğaz’a baktığım ve güzel resimler yaptığım tepeler vardı. Ancak artık oralarda duvarlar ve tel örgüler bulunuyor. Eskiden ahşap iskeleler, yük tekneleri, kayıklar ve balıkçılar falan fazlaydı. Şimdi öyle karakteristik bacaları olan bazı vapurlar kalmadı. Küçük eski binalar da kayboldu. Peyzaj ressamı olarak burada resmedecek yer arıyor ve doğrusu bulmakta zorlanıyorum.
ŞEHİR ZIVANADAN ÇIKTI
Sizce şehir ruhunu mu kaybetti?
Evet, kazanımlar, onarımlar var ama İstanbul 20 milyon nüfusu tolere edemez. Böyle bir şehir olamaz. Burası şehir falan değil; zıvanadan çıkmış bir yer.
“Saklı Zamanlar” adlı soyut eserlerin ağırlıklı olduğu serginiz açılıyor. Bu yüzden mi soyut resme yöneldiniz?
Bu da bir etken ama ben 30-40 sene önce de soyut resim yapıyordum. Fakat onları bir türlü kabul ettiremedim. Çünkü Türk resminin böyle bir altyapısı yoktu. İzleyicinin de böyle bir birikimi bulunmuyordu. Yıllar önce yaptığım soyut resimleri satamayınca, üzerlerine klasik resimler yapmak zorunda kaldım. Çünkü o zaman tuval bezi bile değerliydi.
Bu aslında çok ironik değil mi? Ülkemiz aslında hat, tezhip gibi soyut bir gelenekten geliyor...
Hat eserlerini tamamen soyut resim olarak kabul edebiliriz. İronik bir durum tabii.
SANAT ATÖLYELERİ FABRİKAYA DÖNDÜ
Bir de bu durum, sanatçının biraz ekonomik özgürlüğün olması gerektiğini gösteriyor sanki…
Para sanatın suyudur. Fakat şimdiki durum bambaşka. Kapitalizm sanatı, sanayi koluna dönüştürdü. Daha çabuk üretilsin, daha çabuk satılsın ve daha çok para gelsin denilerek sanatçının sözünün gücünü elinden alınmış oldu. Şimdi öne çıkarılan bazı ressamlar da var. Sanat atölyeleri fabrikaya dönmüş halde. Binlerce resim yapıyorlar. Ancak gelecekte bunların ne olacağını kimse bilmiyor!
Peki son dönemdeki çağdaş sanat üretimleri size ne düşündürüyor?
Altyapısı sağlam, donanımlı isimlerin yaptığı çağdaş sanat eserleri güçlü oluyor. Ancak ben kavramsal sanatçı değilim; kavranan bir sanat yapıyorum. Doğal olarak hızlı şeyler bana biraz eksik ve yapay geliyor. Şimdi “Klasik resim bitti falan” deniyor. Hangi Batı müzesi klasik resmini atıyor? Hangisinin değeri düşmüş? Ama hızlı üretilen birçok iş gelecekte çöp olacak. Geçtiğimiz yıllarda NFT’ler milyon dolarlara satılmıştı. Rüzgâr gibi geldi geçti. Başkaları da gelip geçecektir!
Ressam Kara soyut döneme geçiş yaptı! "Saklı Zamanlar" AKM'de açılacak
İÇİNDE NE VARSA TUVALİNE O YANSIR
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibisiniz. Bu tarz mükâfat mekanizmaları, ressamın sırtına bir sorumluluk yüklüyor mu?
Sorumluluğu artırıyor olabilir ama o kıvamdaki bir ressam zaten yolunu bilir.
Bir Karadeniz fevriliği var mı sizde?
Vallahi çevremdekiler hep korkuyor benden. Böyle bir ünüm var yani.
Tuvale yansıyor mu bu Karadenizlilik?
Karakter tamamen tuvale geçiyor. Kişinin karakterini tuvalden okuyabilirsiniz. Tuvalle kavgamız da oluyor. Bazı zamanlar moraliniz bozuktur. O dakikada veya o gün resmi yapmakta zorlanırsınız. Bu tuvalle kavga anlamına gelir.
Bu hayattan ve yarım asırlık sanat kariyerinden aldığınız ders nedir?
Bir düşünür “Hayatın bütünü pişmanlıktır” demişti. Ben ise hayatın bütünü çelişkidir diyorum. 50 santimetrelik mesafeden resim yaparak bütün bir ömrü yedik. Dışarı çıktığımız zaman bile her tarafı resim gibi görüyoruz. İnsanın yaşlılığında birikiminden ötürü yapmak istediği birçok şey oluyor ama onları yapmak için ne zaman ne de enerji buluyor. Bu da çok önemli bir çelişki.
"MAKİNE OLMAMALIYIZ"
"Kültürel değerler zaman içinde erozyona uğrayacak gibi görünüyor. Dijital düzende farklı kültürlerin bize sunduğu görsel ve işitsel bombardımanın etkisinde kalmayacak genç yok gibi. Ancak bir süre sonra global dünyanın yapay tatları belki insanları tatmin etmeyecektir. Böylece insanlar öze, kendi tarihine dönecektir. Bizim de ne kadar güzel değerlerimiz var değil mi? Ar duygusu var, edep var, ahlak var, korku var, ayıp var, günah var... Bunlar bizim insan olmamıza, otokontrolümüzü sağlamakla büyük katkılar sağlıyor. Bunları kaybedersek makine oluruz. Makine olmamamız lazım!"
