MHP lideri Bahçeli'den Avrupa'ya sert sözler: Herkes ayağını denk alacak, haddini bilecek
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda önemli açıklamalarda bulundu. Bahçeli, "Yüce Türk yargısı Brüksel salonlarında yazılan raporların himayesinde karar vermez. Türkiye Cumhuriyeti, dış aktörlerin tehdit, telkin ve terbiye imalarıyla yüzü Batı'ya çevrilip hizaya getirilemez. Herkes ayağını denk alacak, haddini bilecek, yerini iyi belleyecektir." ifadelerini kullandı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda önemli açıklamalarda bulundu.
Bahçeli'nin açıklamalarından satırbaşları:
"Bazen bir devlet başkanının masaya geç gelişi, bazen gelişi güzel söylenmiş gibi kılıfına uydurulan bir cümle, yıllardır saklanan sessizliğini koruyan ve sırasını bekleyen güç tahakkümünü bazen bir parlamento raporu, ateş bacayı sarınca hatırlanan dostluk cümlelerinin arkasına gizlenmiş, yılların kiniyle bıçak gibi bilenmiş eski husumetleri gözler önüne serer, niyetleri ele verir. Son günlerde yaşananları bu zaviyeden görmek lazımdır.
Fransa'da G7 liderleri bir araya gelmiştir. Zirvenin gündem başlıkları kağıt üzerinde hayli kabarıktır. Küresel ekonominin atılan bombalar ile imzalanan mutabakatlar arasında sıkışmış kırılgan seyri, Ukrayna savaşının Avrupa güvenliğinde açtığı ve derinleşen gedik, Hürmüz Boğazı üzerinde enerji yolları ile dünya ticaret hayatının seyir güzergahını üzerine çöken belirsizlik, siyasi ve ekonomik gelişmelere bağlı olan düzensiz göç endişeleri, aynı fotoğraf karesine sıkışmıştır. Fakat bütün bu ağır gündemlerin üstüne Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump'ın çalışma toplantısına girerken söylediği patron benim sözü damga vurmuştur. Bu söz gelişigüzel söylenmiş bir cümle değil. G7 masasındaki güç dengesini 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'nın omuzuna çöken ve tüm bu ışıltılı Batı güzellemelerinin saklayamadığı güvenlik bağımlılığını ve Translantik ilişkilerin gerçek mahiyetini gösteren ibretlik bir itiraftır. Bu söz, ortak değerler perdesinin arkasındaki çarpık gerçeği, hakikat aynasından gözlerimizin önüne serilen güç gösterisini işaret etmektedir.
Avrupa yıllardır stratejik özellikten bahsetmektedir. Fakat aynı Avrupa kendi savunma siyasi ve iktisadi mimarisini hala Washington'un gölgesinden çıkaramamıştır.
NATO Genel Sekreterinin açıklamaları ortadadır. Aynı Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'daki askeri katkılarının azaltılacağını açıkladığı bir dönemde kendi güvenlik boşluğunu nasıl dolduracağını kara kara düşünmektedir. Ne çarpıcı bir tezattır ki Avrupa yıllardır Türkiye'ye demokrasi, hukuk, güvenlik ve dış politika dersi vermeye kalkmakta, rapor kılıfına sokulmuş ithamları, yaptırım imaları ile süslenmiş tehditleri, Türk ve Türkiye 'ye karşıtı muhaliflerin bayatlamış ezberlerini ısrarla tedavüle sürmektedir. Yani Avrupa kendi evinin duvarındaki çatlağı görmüş fakat hala Türkiye'nin kapısına rapor çivileme hevesinden vazgeçmemiştir. Gaflet uygusundan hülyalara dalanlar iyi duysun: Kin nöbetinde bekleyenler kulağını açsın ve işitsin, Türk milletine biçim verecek terzi daha anasının karnından doğmamıştır.
Atalarımızın boşuna 'el atına binen tez iner' dememiştir. Yıllarca kendi güvenliğini ve idaresini başkasının atına bindirenler. şimdi o atın dizginlerinin kendi ellerinde olmadığını anlamaya başlamıştır. Böyle bir Avrupa hangi yüzle Türkiye 'ye ders vermeye kalkışacak? Hangi akılla Türk Devleti 'ne aklı sıra ayar çekecek? hangi cüretle aziz milletimizin kıymetlerine devletimizin makamlarına dil uzatacaktır. Kendi güvenlik açıklarını kapatmakta zorlananlar müttefiklik masalarında ben yorum yapmayı ve beğen butonuna tıklamayı unutmayın.
Türk devletinin güvenlik politikalarını sorgulamaya nasıl yeltenebilirler? Avrupa başkentlerinde yıllarca Türk askerine namlusunu doğrultan hain terör örgütlerinin paçavralarını dalgalandırdılar. Türk milletinin canına kasteden FETÖ artıklarına seve seve kucak açtılar. Eğitim almaya gidip geri dönecek yavrularımızın önlerinde sur olurken Türkiye'de kurduğu işini Avrupa'dan büyütmek isteyen girişimcilerimizin gidecekleri günü sayarken Türk ve Türkiye karşıtı söylenecek en ufak söze kulak kabarttılar, fitne şebekelerine yuva oldular, yurt oldular.,
Türk düşmanlığının zehirli diline göz yumanların Türk milliyetçiliği hakkında hüküm cümlesi kurmaya yüzü var mıdır? Kendi kıtasında göç baskısı karşısında bocalayanların milyonlarca mazluma yıllardır kapısını açmış Türkiye'ye insanlık dersi vermeye hakkı var mıdır? Kendi güvenliğini ABD'nin kararlarına bağlamış olanların mavi vatan ülkümüze ve Doğu Akdeniz'de kabak gibi ortada olan deniz yetki alanlarımıza itiraz edecek sözü var mıdır? İşte karşımızdaki bu sefil tablo artık yorum kaldırmayacak şekilde ortadadır.
Bugün bu tablonun bir tarafında Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığını, savunma sanayindeki yükselişini, göç yönetimindeki rolünü, enerji yollarındaki yerini, Karadeniz'den Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya uzanan jeopolitik değerini, kabul etmek zorunda kalan Avrupa vardır. Diğer tarafında, Türk yargısını hedef alan, gözümüzün nuru ilk ocaklarımıza kara çalan, mavi vatan davamıza hor gören, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin egemen eşitliğini, Kıbrıs Türklüğü'nün varlığını yok sayan Avrupa vardır. Türkiye'nin egemenlik sahasına itiraz etmeye kalkışanın alnını karşılarız. Türk milletine Türk milletine kafa tutmaya çalışanların kafalarına vura vura kim olduğumuzu öğretiriz.
Ne diyordu merhum hocamız Hüseyin Nihal Atsız? 'Kürşat'ın narasıyla indik Tanrı Dağı'ndan. Ruhumuzu kandırdık Orhun'un kaynağından. Bu kaynaktan içenin yürekleri tunç olur, Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur.' Türkiye-Avrupa ilişkilerinin tarihi de bu çelişkilerle doludur.
Türkiye'nin Avrupa ile münasebeti dün başlamamıştır. 1959 yılında başlayan müracaat süreci 1963 tarihli Ankara Anlaşması ile hukuki zemine kavuşmuştur. 1970 tarihli katma protokolü 1995 tarihli Gümrük Birliği 1999 tarihli Helsinki Zirvesi'nde adaylık statüsünün kabulü ve 2005 yılında müzakerelerin başlaması bu uzun yolun kilometre taşlarıdır. Ancak Avrupa Birliği, Türkiye'ye verdiği sözlerin gençleridir. hakkıyla yerine getirmek yerine süreci kimi üyelerin dar hesaplarına, Rum -Yunan vetolarına, siyasi önyargılara ve pas tutmuş ideolojik şablonlara teslim etmiştir.
Vize serbestliği yıllardır bekletilmiştir. Gümrük Birliği'nin güncellenmesi bir kaplumbağa yavaşlığında ağırdan alınmıştır. Müzakere başlıkları siyasi gerekçelerle blok edilmiştir. Türkiye'nin aday ülke statüsü çoğu zaman kağıt üzerinde bırakılmıştır. 2018'den itibaren müzakereler fiilen durma noktasına gelmiştir. Şimdi aynı Avrupa Parlamentosu kalkıp Türkiye'ye reform, hukuk ve iyi komşuluk dersi vermektedir. Bu nasıl bir körlük? Bu nasıl bir hukuksuzluktur? Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'in bizlere öğütlediği gibi 'ahde vefa imandandır.' İslam'ın nurundan nasibini almamış, adaletin rahmet iklimine sırtını dönmüş, Müslüman Türk milletine karşı asırlık önyargılarını her fırsatta dışa vuran küffar nereden bilecektir vefayı?
Camilerimize saldırı olduğunda susanlara, yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'e yönelik alçak provokasyonları, ifade özgürlüğü adı altında pazarlayanlara, başörtülü kadınlarımızın inancını yaşama mücadelesini görmezden gelen gafillere, Avrupa şehirlerinde yükselen İslam düşmanlığını keyifle seyreden bozgunculara nasıl anlatacağız sözün namus olduğunu. Kıbrıs'ta Rum tarafını, bütün adanın temsilcisi gibi Avrupa Birliği'ni alanlar nereden anlayacaktır hakka hürmeti? Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Avrupa'nın parlamentosu 2025 yılı Türkiye raporu da işte bu eğri cetvelle çizilmiş bir metindir. Bu rapor bağlayıcı olmayabilir. Fakat taşıdığı siyasi niyet bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken bir belgedir. Raporun en vahim bölümlerinden biri de yargı gücümüzü abluka altına alma teşebbüsidir.
Türkiye'nin yargı ergine uzatılmış arsız, sapkın ve umursa umarsız dalalet dili sıradan bir eleştiri kapsamında yorumlanamaz. Devam eden yargı süreçlerini siyasi sahiplerle yorumlamak, bağımsız Türk mahkemelerini yönlendirmeye kalkmak vesayet hevesidir, tahakküm arzusudur. Yüce Türk yargısı Brüksel salonlarında yazılan raporların himayesinde karar vermez. Türkiye Cumhuriyeti dış aktörlerin tehdit, telkin ve terbiye imalarıyla yüzü batıya çevrilip hizaya getirilemez. Herkes ayağını denk alacak, haddini bilecek, yerini iyi belleyecektir. Bize sınır vesilesinden ayar vermeye kalkan her kim varsa Türkiye Cumhuriyeti'nin hürriyetine ve egemenliğine yan gözle bakmamayı öyle ya da böyle öğrenecektir.
Avrupa Parlamentosu raporunda hepimizin yetiştiği o kutlu ocağı, göz aydınlığımız, gönül ferahlığımız olan ülke ocaklarımıza yönelen ifadeler de eski bir husumetin yeni kılığa sokulmuş halidir. Bu mesele yeni değildir. Dün Washington'da ülke ocaklarıyla yine dosya açmaya çalışanlar vardı. Bugün Brüksel'de aynı kararlama faaliyetini rapor satırlarına iliştirenler vardır. Dün Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi'nde 2022 tarihli ulusal savunma yetkisi yasasının içine ülke ocaklarının terör örgütü olup olmadığının araştırılmasını öngören izansız bir madde sıkıştırılmak istenmiştir. O gün Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığımız da bu girişimi hesap ile karşılamış, bunun asılsız ithamlarla örülmüş, köklü müttefiklik hukukuna yakışmayan Türkiye karşıtı lobilerin Avrupa'da da sahnelediği yanlı bir teşebbüs olduğunu açıkça ilan etmiştir.
O günde hedef aynıydı, bugün de hedef aynıdır. Sözün çıktığı kürsülerin başkentleri değişse de niyetleri değişmemiştir. Türk milliyetçiliğini kriminalize etme, Türk gençliğini milli ve manevi değerlerinden koparttım. köksüzleştirme gayretlerinin farkındayız. Devlete sadakati görev bilen bayrak ve vatan sevgisini yüreğinden eksik etmeyen teröre karşı elif gibi dimdik duruşunu koruyan Türk gençliğinin biricik yuvası olan ülke ocakları Avrupa kamuoyunda hedef tahtasına oturtulmak istenmektedir. Bilinsin ki Ülke Ocakları, Türk milletinin 3 bin yıllık yürüyüşünün genç yüreklerde diri tutan, irfan-ı imanla, cesareti ahlakla kavuşturan kutlu bir mekteptir. Ülkü ocakları dik başlı değil, başı dik Anadolu çocuklarının yurdudur.
Ülkü Ocakları'nda Hoca Ahmet Yesevi'nin hikmeti, Hacı Bektaşi Veli'nin ilmi, Dede Korkut'un bilgeliği vardır. Ülkü Ocakları'nda, Bilge Kağan'dan Kürşad'a, Sultan Alparslan'dan Fatih'e, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten merhum başbuğumuz Alparslan Türkeş'e uzanan Büyük Türk Yürüyüşü'nün ayak izleri vardır. Dünkü Washington merkezli küresel şer lobilerinin de bugünkü Brüksel'in husumet cephesi de bu hakikati örtemeyeceklerdi.
Avrupa Parlamentosu'nun işi ortadadır, dillerinde özgürlük ve demokrasi yalanı, satırlarında hukuk kılıfına sokulmuş dayatma, işin esasında ise Türk ve Türkiye karşıtlığı vardır. Bu yalan pazarın kepeneği er ya da geç indirilecektir.
Avrupa Parlamentosu raporunun Kıbrıs ve Mavi Vatan başlıklarında takındığı tavır ise eski bir hesabın deneyi, uzanan yeni perdesidir. Bugün hala Bizans'ın küllenmiş ihtiraslarını avuçlarında ker gibi saklayanlar, hala Megali İdea'nın tarihin çöplüğüne atılmış haritalarında kendilerine gelecek arayanlar, hala Rum -Yunan yayılmacılığının yıpranmış defterlerinden yeni husumet başlıkları çıkarmaya çalışanlar vardır. Mavi Vatan'ı saldırganlık, Türkiye-Libya Mutabakatı'nın hukuksuzluk, Kıbrıs Türkü'nün egemenlik talebini ayrılıkçılık gibi göstermeye çalışan bu zihniyet, Türk milletinin denizlerdeki iradesini, Antalya Körfezi'ne hapsetme rüyasını hala diri tutmaktadır. Fakat ne tarih onların istediği gibi yazılmıştır, ne coğrafya onların heveslerine göre çizilmiştir. Ne de Türk milleti, kendi hakkını başkalarının iki dudağı arasında süzülecek söze bırakacak tıynettedir.
Kıbrıs davasının kökleri derindedir. 1950'lerden itibaren Enosis hayali, adanın üzerine kara bir gölge gibi çökmüştür. EOKA terörü Kıbrıs Türkü'nün canına, malına, varlığına ve istikbaline kastetmiştir. 1960 ortaklık devleti Rusya'nın tarafının Türkleri eşit kurucu ortak olarak görme istememesi nedeniyle kısa sürede işlemez hale getirilmiştir. Akritas Planı'yla Kıbrıs Türkü'nün siyasi eşitliği yok edilmek istenmiş, 1963 kanlı Noel, karanlık adada Türk varlığına yönelen soykırım siyasetinin en acı sayfalarından biri olmuştur. Kıbrıs Türkü yıllarca kuşatma altında yaşamıştır. Köyler yakılmış, ocaklar söndürülmüş, çocuklar yetim, analar gözü yaşlı bırakılmıştır. 1974 yılına gelindiğinde bıçak kemiğe dayanmış, Ayşe tatile çıkmıştır. Türkiye garantörlük hukukundan doğan hakkını kullanmış, Kıbrıs Barış Harekatı'yla adada yalnız Türk'ün değil barışın ve dengenin teminatı olmuştur. Bugün hala bu tarihi yok sayarak Türkiye'ye Kıbrıs dersi vermeye kalkışanlar hakikatin üstünü örtemezler. Kıbrıs'ta Enosis hayalini sert determinasyon kılıfında pazarlayanlar, terör örgütü EOKA'yı bağımsızlık mücadelesi makyajıyla aklamaya çalışanlar, Akritas Planı'nın kanlı hesabını teferruat gibi göstermeye yeltenenler, Kıbrıs Türkü'nün 1963'den 1974'de uzanan direnişini görmezden gelenler bugün bize insanlık dersi veremezler.
Hiç kimse bizden Kıbrıs Türkü'nün davasını müzakere masalarına aşındırılmış formüllere uzatılmış oyalamalara, Rum tarafının bitmeyen oyunlarına teslim etmemizi istemesin. Kıbrıs'ta hakikatın adı iki millettir, iki devlettir, iki ayrı egemen iradedir. Bu uğurda çektiğimiz çileleri 1963'ün karanlık gecelerini 1974'te Romalıların deyimiyle Rubikon'un nasıl geçildiğini tarih bütün detaylarıyla yazmıştır. Türkiye'nin hukuk temelinde tartışmaya açık olmayan etkin ve fiili garantörlüğünü tartışmaya açmaya çalışanlar bu topraklardaki varoluş kavgalarımızı ya unutmuş ya da unutturmak istemektedir. Biz unutmadık, size de unutturmayacağız.
Kıbrıs Türkü'nü Avrupa Birliği'nin kör taraf birliğinin, Rum-Yunan ikilisine bitmeyen şımarıklığının israfına terk etmedik, terk etmeyeceğiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, büyük Türk milletinin deniz cephesinde ileri karakolu, milli güvenliğimizin güney cephesindeki kilit taşı, mavi vatan ufkumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye kendi denizlerinde seyirci değildir.
Türkiye kendi kıyılarında bekçi kulübesine hapsedilecek bir devlet değildir. Adalar Denizi, Doğu Akdeniz'in Anadolu'nun mavi kapısı, Kıbrıs Türkü'nün dayatma hayat alanı, enerji denklemlerinin merkez üssü, deniz yetki alanlarımızın nirengi noktasıdır. Mavi vatan, denizlerdeki Misaki Milli şuurudur. Rum-Yunan ikilisinin tarih boyunca değişmeyen hatası, Türk sabrını yanlış okumak olmuştur. Onlar Türk'ün sessizliğini, çekingenlik, diplomasi arayışını, zayıflık, barış arzusunu geri adım sanmışlardır. Her defasında yanılmışlardır. Bugün de yanılmaktadırlar. G7 masasındaki Hürmüz gündemi ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İran mutabakatı bu büyük tabloyu tamamlamaktadır. ABD ile İran arasında varılan 14 maddelik mutabakat Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, deniz ablukasının kaldırılması, İran'ın nükleer stoklarına ilişkin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde yürütülecek seyreltme ve bertaraf süreci, dondurulmuş fonlar, Lübnan dahil cephelerde askeri operasyonların durdurulması ve nihai anlaşma için takvim belirlenmesi gibi başlıkları kapsamaktadır. Ancak ABD Kongresi'nde bu mutabakata yönelen itirazlar da göstermektedir ki ABD siyasetinin, çeviri ve içinde bile netleşmemiş, çalkantılı ve hesaplı bir zemini vardır.
Uluslararası dünyanın tüm bu keşmekeşine rağmen ABD ile İran arasında müzakere kapısının açık tutulması, ve İsviçre'nin ev sahipliğinde mutabakat görüşmelerine başlanması, Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişin, deniz ablukasının kaldırılmasının ve Lübnan sahasında ateşin durdurulmasının konuşulmasını dikkatle izliyor, insanlığın huzuru adına olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Ne var ki asıl mesele masada verilen sözlerin karşılık bulmasıdır. İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının mutabakat sürecini gölgelediği, İran tarafının bu saldırıların devamı halinde müzakerelerin durabileceği yönünde açık uyarıda bulunduğu görülmüştür. Lübnan'da işgal altında olmayan bölgelerdeki saldırıların İsrail tarafından durdurulmasına yönelik gelişmelere elbette değer veriyoruz. Ancak bölgeyi kan gölüne çeviren siyonist tezvirat merkezinin bir günde barış meleğine dönüşmeyeceğini de unutulmamalıdır. Bu nedenle meseleye ihtiyatla yaklaşıp bakıyoruz.
Lübnan'da ateşkes kalıcı ve ülkenin tüm topraklarını kapsayacak biçimde olmalı, mutabakat zaptı harfiyen uygulanmalı ve Hürmüz'le güvenli geçiş kesintisi sağlanmalıdır. Hürmüz'den Doğu Akdeniz'e uzanan Lübnan'da başlayıp Amerika Birleşik Devletleri'nde yakın kılınan her sarsıntının milli güvenliğimiz ve bölgesel istikrarımız bakımından ne anlama geldiğini soğukkanlılıkla takip etmeliyiz.
2015'te İran nükleer anlaşmasını imzalayanlar 2018'de aynı anlaşmadan çekilmişlerdi. Dün yaptırım diyenler bugün yaptırımların kaldırılmasını konuşmaktadır. Dün deniz ablukası diyenler bugün Hürmüz'de güvenli geçişi tartışmaktadır. Dün İran'ı mutlak tehdit olarak kodlayanlar bugün 60 günlük nihai anlaşma takvimini ilan etmektedir.
Biz dünyaya Ankara'dan bakar, dünyayı Türkçe okur, yarınımıza dünün ışığında Türkçe tayin ederiz. Ukrayna savaşında İstanbul görüşmelerine ev sahipliği yapan, Karadeniz'de dengeleri gözeten, Montreux'da rejimin hassasiyetini koruyan, Ukrayna'nın savunma kapasitesine katkı sunarken bölgesel savaşın yayılmaması için diplomatik kanalları açık tutan Türkiye'dir. Suriye'de sınır güvenliğini sağlamak, terör koridorunu parçalamak, milyonlarca sığınmacının geri dönüşünü mümkün kılacak zemini oluşturmak için sahada bedel ödeyen Türkiye'dir. Turan koridorundan hayat bulacak Avrupa-Asya bağlantısına kadar yeni jeopolitik sayfayı okuyan Türkiye'dir. Doğu Akdeniz'de enerji denklemlerinin dışında bırakılmak istenen, fakat sahada ve masada varlığını kabul ettiren Türkiye'dir. Son sözü söylemeden, ne Adalar Denizi'nden ne de Doğu Akdeniz'de kalem oynatılmayan ülke Türkiye'dir. Bütün bunları görmeden Türkiye 'ye rapor yazanlar haritaya bakıyor ama bizi göremiyorlar, bizi tanımıyorlar."
Ayrıntılar geliyor...
