İRFAN ÖZFATURA

Doğalgaz ve kombiye öyle alıştık ki, bilmem sobayla yapabilir miyiz bu saatten sonra.  Evet üstünde kestane kavurmak, ekmek kızartmak hoş olur ama soba dediğin de öyle pat diye kurulmaz.
Her sene olduğu gibi o sene de tembellik basmış, odun kömür almamışsınızdır daha. “Havaların da maşaallahı var, bahar, bahar” derken gök kararıverir. Pencere kenarlarından kapı altlarından serin serin esmeye başlar. Eşiğe kilim battaniye ruloları koyar, camlara sünger yapıştırırsınız ama nafile. Beton soğumuştur bir kere; duvarlar buz, zemin ayaz.
Çayı piknik tüpüyle odada kaynatmayı denersiniz “cık” olmaz. Artık evde kimse, “Ohooo bunlar ne ki? Biz var ya Erzurum’da...” nutuklarınıza kulak asmaz.
Bakarsınız olacak değil, çıkarsınız çatı arasına, soba geçen sene bıraktığınız yerde yatmaktadır hâlâ. Lakin borulardan birkaçı delinmiş, kovaları eğilmiştir.
Soba tahtası ve altına serdiğiniz muşamba çürümüş böceklenmiştir. Al sana bi masraf daha...
Yoksa bir mermer mi kestirsem altına?
Çürük boruları ezer, eskicinin arabasına atarsınız, gider nalburdan yenilerini alırsınız. Çapı 13 boyu, 70 santimetre unutma.

USTASI BURADA
Soba kurmak sizin gibi bir konstrüksiyon uzmanı için leblebi çekirdektir. Nitekim boruları ekler bitirirsiniz. Hatta takviye gereken yerleri telle sarar, duvara sabitlersiniz. Damlatması muhtemel noktalara konserve tenekeleri dizersiniz itinayla.
Bir kenarda geçen seneden kalma yaldız boya vardır, hafif gazla seyreltir üstünkörü sürersiniz. Soba birden şekle girer, pası pisi kalmaz. İlk günlerde biraz koku yapsa da, eh olacak o kadar.
İnersiniz odunluğa, kesif bir rutubet kokusu. Bodrumun da altıdır, girişten iki kat aşağıda. Yeryüzü ile hiç bir irtibatı yoktur, tavanda  kırk mumluk bir ampul yanar. Kirden sapsarı olmuştur, kendini bile aydınlatmaz.
Her dairenin hücresi ayrıdır, takriben beheri üç metrekare civarında.
Önlerine çıkma kapılar takılmıştır, hiçbiri diğerine benzemez ve pervazlara oturmaz. Güya bir kilit asmışsındır ama hangi anahtarı soksan açılır, anahtarsız da açılır, hırsızı üzecek değildir asla. Bir bakalım dersin, geçen seneden neyimiz kalmış acaba?

KAPKARA
Dişe dokunur bir şey yoktur, bir öbek tozlu kömür kırığı, üç kucak da odun çıkar anca. Bunlar da biraz şeylidir zaten, nasıl desem, hani geçen yıl rögar taştığında...
Neyse kovaları usulünce doldurursunuz, altta yarım kova kömür, üstüne odun daha üstüne meyve kasası filan. Her taraf örümcek ağıdır, yüzünüze dolanırlar..
Ulen bu merdivenler mi dikleşti, biz mi kilo aldık yoksa? Kovaların boşu bile gâvur ölüsü, bu sene işimiz var bunlarla.
Neyse eve getirir yerleştirirsiniz sobaya. Kese kâğıdı, müsvedde ney bulup buluşturur, buruşturup sokuşturursunuz çıraların arasına. Kibriti çakarken endişelisinizdir. Tütecek mi acaba?
Öhö öhö öhö. Bu duman da ne ya?
Kapaklar tamam, borular tamam. Sakın bir kuş, yuva yapmış olmasın bacaya!

AH O BACA
Çatıya çıkarsınız, kuş yuvası yoktur ama künkler ziftten daralmıştır ayan beyan. Ah o geçen seneki yağlı kömür, ayda bir boruları tıkıyordu, demek bacayı da sarmış sonunda.
Bunlar yanar biliyor musunuz, iyi ki de alev almamış.
Evden “İtfaiye’ye çağıralım” derler kızarsınız. “Yani şimdi İtfaiye’nin işi yok da bizim bacamızla…”
-Çok güzel temizliyorlarmış, Neriman’ın eltisi yaptırmış da...
-Yaa sen bana bırak. Şimdi yukarıdan bir ip salacağım, siz çul çaput bağlayın, yukarı çekerken kurumları söküp alacak, sekman atılmış motor gibi olacak.
-Bak numarayı buldum, masanın camı altındaymış, istersen bi’ ara.
-Gerek yok dedim ya, ben şimdi beş dakkada...
İpi salarsınız, eski taş bezlerini bağlarlar. İki uzun bir kısa çekerler, işaret tamam. Asılırsınız gayet güzel geliyor, söküp alıyordur âdeta. Ama o da ne? Niye boşaldı bu kınnap?
Yıllardır yağmurla ıslanıp güneşle kuruyan çamaşır ipinin dayanacağı bu kadar. Tel, urgan mı bağlasaydık acaba?   
Şimdi dördüncü katta mı kaldı? Yoksa beşinci katta mı? Hangisi duvarının kırılmasına izin verir ki, ikisi de titiz insanlar.

KEM ALATLA
Gidip mahalle bakkalına akıl sorarsınız. Sonunu dinlemez bile, terazi önünde duran kilolardan üstünde “2” yazanı uzatır, umursamaz bir edayla: Abi, bunun topuzuna tel bağla, azıcık yükseltip yükseltip bırak, katar önüne indirir biiznillah.
-He ya, niye gelmedi ki aklıma?
Dediği gibi yaparsın, kuzgun renkli kurumları da indirir odaya.
Hâlbuki çok söylemişsindir, çocuklu evde beyazlı kanepe olursa...
Astarı yüzünü aşmıştır. Oturur “İtfaiye’yi ararsın” sonunda.
Aman geç olsun güç olmasın da.
Gelirler ellerinde hususi aletler, demir taraklar, tel fırçalar, kancalar, tertemiz bitirir giderler kısa zamanda.
“Kadın bunu baştan söylesen ya!”

BİZE KAÇA?
Oldu olacak, kırıldı nacak. O hızla çıkıp mahrukatçıları dolaşırsın. Fatih gibi tarihî semtlerde odun satanlar (ve araba yıkayanlar) genellikle eski medrese ve cami harabelerine konar. Bir nevi işgal. Mezar taşlarını örter, gömer, gözden ırak tutarlar.
Neyse mevzumuz o değil. Baktığınız odunlar sırılsıklamdır, sıksan şıp şıp suyu akacak.
“Ne bu abi” dersin “Balat İskelesi’nin ayaklarında bile bu kadar yosun yok inan!”
-Şeker kardeşim yaz ortasında gelmiş gibi konuşuyorsun, kaç gündür rahmet yağıyor, ben hortum tutup ıslatmadım ya?
-Evet, geç kaldık biraz.
-Ağustosun yarısı yaz, yarısı kış derler. Tedarik edecektin zamanında!
Yapacak bir şey yoktur, baskülde iki çeki tarttırır, attırırsın arabaya.
Sürücü “deeh” der at yürür. Meşin koşumlar gerilir gıcırtıyla.
Döktürür gelirsin, bu sefer Yavuzselim, Darüşşafaka, Draman sapağına.
Kenarda kömür kamyonları yatmaktadır. Yorgun bezgin Bedford’lardır bunlar. Kömürleri açık ocaktan tabaka tabaka koparır kasaya yığarlar. Daha ziyade Terkos Kilyos taraflarından gelir ve ağaç kömürü diye anılır halk arasında. Ağaçlı’dır aslında. Yükte de kaloride de hafiftir. Yanmasına yanar da, külü kendinden çok çıkar.
Fiyatı ne zaman aldığınıza bağlıdır, eh böyle kış bastırdıysa...
Neyse gelir, yeter deyinceye kadar sokağa döker, tarttırmaya gider kantara. 

İŞ BAŞA
 Hamal parası da az buz değildir, sizin iki yevmiyenizden fazla. Zaten çok açıldınız, mecburen girersiniz okkanın altına.
“Nerede benim eski urbalarım?”
-Efendi, onları bir fukaraya ver dedin ya.
Neyse gözden çıkarılabilecek bir pantol mintan bulur, kollar sıvarsınız.
Bazı evlerin mazgalı olur, açarsınız kapağı, itersiniz, kanaldan akar, doooğru bodruma. Bu delik odunlukları da havalandırır, rutubeti azaltır ayrıca.
Apartman yöneticisi, “Biz de yaptıralım” dediğinde itiraz etmişsindir. Kat maliki de değilsindir ama artık o gün neyi taktıysan kafana.
Kova kova taşımak yorucudur, derken yağmur hızlanır, fanilanı yapıştırır sırtına. “İyi iyi, yağsın barajlar dolsun” dersin, “Köylü kim bilir nasıl sevinecek buna.”
Nihayet biter. Yukarı çıkar zili çalarsınız. Bi’ dakka Süpermen, supürmen lazım der, kullanmaktan el kadar kalmış süpürgeyi uzatırlar. Hakikaten evin önü berbattır, tozu kıymığı derken iki kova zibil çıkar.

KEYFİ BAŞKA
Tamam onu da hallettiniz, temizinden iki kilo vermişsinizdir bu arada. Hareket gibisi var mı canım, iyi gelmiştir elinize kolunuza.
Baştan aşağı is içindesinizdir; ter, topuğunuzdan akmakta.
Çıkarsınız ohh ev ısınmış, soba tam kıvamında. Çayı demlemişler, güğüm inceden ağıt yakmakta. Üstüne portakal kabuğu bile koyulmuş, ne istersin daha!
Fokurdamaya meyyal güğümü kapar, girersiniz banyoya. Çıkınca sobanın yanına uzanırsınız, çayınız gelir, çerez, kurabiye artık ne olursa. Ohh keyif bu işte. Çarşamba günü pazardan kestane de almalı çocuklara.
Ya nedir o kombi dedikleri zımbırtı, üzerinde bir sürü düğme, buton, gösterge. Bi’ yerine yanlış basacaksın bozulacak, servisle uğraştıracak. Hem kalorifer insanın ağzını boğazını kurutasıymış, gelen yüksek faturalar da caba…  Mı acaba?