İhlas Koleji Genel Müdürü Hakkı Okur ile eğitimin geleceğini konuştuk: Yapay zekâ tehdit değil fırsat
Yapay zekâ okulları değil eski anlayışı bitirecek. Geleceğin okulu bilgi dağıtan değil, yetkinlik üreten merkez olacak. Dönüşüme bugünden hazırlanmayan kurumlar, yarının dünyasında ciddi uyum problemi yaşayacak. Eğitim kurumları sadece mevcut sisteme uyum sağlamakla yetinemez; geleceğe hazırlık yapmak zorunda. Eşitliği, yanlış anladık. Bütün öğrencileri aynı kalıba dökmeye çalışmak, eğitimin ruhuna aykırı bir durum.
- Yapay zekâ, okulları değil eski okul anlayışını bitirecek, öğretmenlerin rutin işlerini üstlenerek öğrencilere daha fazla odaklanmasını sağlayacak.
- Geleceğin okulu, bilgi dağıtan değil, anlam ve yetkinlik üreten, deneyim ve tasarıma dayalı bir merkez olacak.
- Öğretmenler, yapay zekâyı bir araç olarak kullanıp pedagojik sezgi ve öğrenci ihtiyaçlarına odaklanarak değerlerini korumalıdır.
- Maarif Modeli, beceri temelli ve gerçek hayatla bağlantılı bir zihniyet değişimi olarak görülüyor, MasterClass Akademi gibi uygulamalarla destekleniyor.
- Eğitimde gerçek dönüşüm için ölçme sisteminin değişmesi ve sınav başarısının yanı sıra proje kültürüyle yetkinlik kazandırmanın önceliklendirilmesi şart.
- Geleceğin eğitimi, her öğrencinin bireysel hızına ve ilgi alanına uygun, kişiselleştirilmiş ve veri temelli bir yaklaşımla şekillenecek.
İhlas Koleji Genel Müdürü Hakkı Okur ile yapay zekâ, sınavlar, maarif modeli ve kişiselleştirilmiş eğitim üzerine konuştuk. Hakkı Okur “Yapay zekâ okulları değil ama eski okul anlayışını bitirecek” dedi. “10 yıl sonra bugünkü sistemin en büyük hatası, tüm öğrencileri aynı hızda ve aynı yöntemle eğitmeye çalışmamız olarak görülecek” ikazında bulunan Okur’un sorularımıza verdiği cevaplar şöyle...
O MODEL SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL
Son dönemde eğitimcilerin üzerinde konuştuğu önemli bir soru var. Sizce yapay zekâ gerçekten okulları bitirecek mi...
Yapay zekâ okulları değil ama eski okul anlayışını bitirecek. Eğer okulu sadece bilginin depolandığı ve aktarıldığı bir merkez olarak tarif edersek, evet o model sürdürülebilir değil. Çünkü bir öğrenci bugün merak ettiği herhangi bir konuya saniyeler içinde, onlarca farklı kaynaktan ulaşabiliyor.
Üstelik yapay zekâ artık sadece bilgi sunmuyor; öğretmen gibi konuyu anlatıyor, infografik hazırlıyor, zihin haritası çıkarıyor, hatta podcast üretiyor. Bu hız ve çeşitlilik karşısında okulun yalnızca ders anlatılan yer olarak kalması elbette mümkün değil. Zaten okulun asli görevi hiçbir zaman sadece bilgi vermek olamaz. Okul; bilgiyi anlamlandırmayı sağlayan bir kurumdur. Yapay zekâ bilgiye ulaşmayı hızlandırır belki ama anlamı, değerleri ve karakteri inşa edemez.
Bu yüzden biz yapay zekâyı öğretmenin alternatifi olarak değil, öğretmenin kapasitesini artıran bir araç olarak görüyoruz. Ve bu vizyonla kurduğumuz Yapay Zekâ Ofisinin ilk ürünü olan Rubi sayesinde öğretmenlerimizin planlama, ölçme ve analiz süreçlerinde haftalık yaklaşık 240 saatlik zaman tasarrufu sağladık. Böylece öğretmenlerimiz günlük rutin işleri yapay zekaya devredip, öğrencilerimize daha çok vakit ayırabiliyorlar.
Özetle önümüzdeki 10 yılda okul varlığını sürdürecek ama sınıfın yapısı değişecek. Daha az tek yönlü anlatım, daha fazla üretim alanı; daha az pasif dinleme, daha fazla deneyim ve tasarım göreceğiz. Geleceğin okulu bilgi dağıtan değil, anlam ve yetkinlik üreten bir merkez olacak.
ARTIK BİLGİ ANLATICISI DEĞİL
Yapay zekâ öğretmeni sıradanlaştırır mı?
Eğer öğretmenliği yalnızca bilgi aktarmak olarak tanımlarsanız, evet. Yapay zekâ bu rolü hız ve içerik çeşitliliği açısından geride bırakabilir. Ancak öğretmenlik bundan çok daha fazlasıdır. Öğretmen artık bilgi anlatıcısı değil, öğrenme mimarıdır. Öğrencinin hangi hızda, hangi yöntemle ve hangi bağlamda daha iyi öğrendiğini analiz eden; süreci tasarlayan ve yöneten kişidir. En önemlisi de öğrenciye değer veren, onu gerçekten seven ve hayatına dokunabilen kişidir. Eğer öğretmen bunların farkındaysa ve önce öğrencilerin gönlünü fethedip sonra müfredata geçiş yapıyorsa, hiçbir teknoloji onun yerini dolduramaz. Ama öğretmen ruhunu kaybetmişse ve sadece sınıfta mesai yapıyorsa, o öğretmen mesleğini kaybetmekten korksun. Çünkü robotlar bu mekanik işleri çok daha iyi bir şekilde yapabiliyor zaten. Sınıfa girince bütün öğrencilerinin gözlerinin içine tek tek bakan ve herkesin iyi olduğundan emin olduktan sonra derse başlayan bir öğretmenin yerini hiçbir şey alamaz.
Peki siz yapay zekânın eğitimde kullanımıyla ilgili neler yapıyorsunuz?
Biz bu dönüşümü iki yıl önce başlattık. Öğretmenlerimize yapay zekâ destekli pedagojik tasarım üzerine yoğun hizmet içi eğitimler verdik ve bu süreci kurumsal bir yapıya kavuşturmak için Yapay Zekâ Ofisi’ni kurduk. Bugün öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu yapay zekâ destekli planlama araçlarını aktif biçimde kullanıyor. Ancak burada bir şeyin altını özellikle çizmek isterim: Yapay zekâ tavsiye verir, öğretmen karar verir. Yani pedagojik sezgi, sınıf içi dinamikleri okuma becerisi ve öğrencinin duygusal ihtiyacını anlama kapasitesi hâlâ insana aittir. Bu şekilde düşünürsek, yapay zekâ yaşanan bu dönüşümün rakibi değil, hızlandırıcısıdır.
DOĞRU BİR ADIM GÖRÜYORUM
-Son yıllarda ülkemizde en çok konuştuğumuz ve tartıştığımız başlıklardan biri de Maarif Modeli. Maarif Modeli bir zihniyet değişimi mi, yoksa daha önceki örneklerde olduğu gibi standart bir güncelleme mi?
Ben bunu bir zihniyet değişimi niyeti olarak görüyorum. Beceri temelli yaklaşımın merkeze alınması önemli ve doğru bir adım. Ancak şunu da unutmamak lazım: Müfredatla ilgili yapılan çalışmaların başarıyla sonuçlanması, sahadaki uygulama kapasitesine bağlıdır. Kâğıt üzerindeki vizyon ile sınıf içindeki gerçeklik arasında her zaman bir mesafe vardır. O mesafeyi kapatan şey de okul kültürü ve öğretmen niteliğidir.
Maarif Modeli’nin gerçek hayatla bağlantı kurma iddiasını biz de kendi uygulamalarımızla destekliyoruz. Bu doğrultuda geliştirdiğimiz MasterClass Akademi, öğrencilerimizin ilgi ve yeteneklerini erken dönemde keşfetmelerini ve bu alanlarda derinleşmelerini hedefliyor. Amacımız, okulda öğrenilen bilgiyi gerçek hayatla buluşturmak ve öğrencinin kendi alanında bir profesyonel gibi düşünmesini sağlamak. Çip Tasarımından Yapay Zekâ Girişimciliğine, TÜBİTAK Bilim Olimpiyatlarından Geleceğin Tıbbı modüllerine uzanan programlarımızla öğrenciler yalnızca öğrenmiyor; tasarlıyor, üretiyor ve sunuyor.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Erdem-Değer-Eylem ve Beceriler çerçevesiyle sistematik bir yaklaşım sunmaktadır. Biz de bu perspektiften hareketle, değerler eğitimini davranışa dönüştüren EDEP (Erdemli Değerler Eğitimi Programı) isimli bir uygulama oluşturduk. Öğrencilerimiz okul öncesinden itibaren adabı muaşeret, temel dini bilgiler ve güzel ahlak derslerinin harmanlandığı bu programa katılıyorlar. En büyük gayemiz onların iyi insanlar olarak yetişmeleri ve kurucumuz Enver Ören Ağabeyin vasiyet ettiği gibi, “Allah korkusu olan, vatanını milletini seven” insanlar olarak yetişmeleridir.
ÖLÇME SİSTEMİ EĞİTİMİN GİZLİ MÜFREDATI
-Maarif Modeli’ni bir zihniyet değişimi olarak nitelendirdiniz. Böyle bir değişim söz konusuysa, LGS ve YKS gibi öğrencilerin hayatını doğrudan etkileyen sınavlar nasıl dönüşecek? Ölçme sistemi değişmeden eğitim gerçekten değişebilir mi?
Gerçekçi olalım: Ölçme aracı değişmezse davranış değişmez. Sınav sistemi, öğretmenin sınıfta neyi önceleyeceğini, öğrencinin neye çalışacağını ve velinin neyi önemseyeceğini belirler. Bu yüzden ölçme sistemi eğitimin gizli müfredatıdır. Biz ‘Sistem değişsin, sonra biz değişelim’ yaklaşımını doğru bulmuyoruz. Çünkü eğitim kurumları sadece mevcut sisteme uyum sağlamakla yetinemez; geleceğe hazırlık yapmak zorundadır. Bu nedenle uzun zamandır Çift Kanatlı Eğitim modelini benimsiyoruz. Bir kanatta akademik performans var. Türkiye’de üniversite yerleştirme sistemi hâlâ sınav merkezli ve bu gerçeği yok sayamayız.
Öğrencimizin LGS ve YKS’de güçlü performans göstermesi bizim sorumluluğumuz. Diğer kanatta ise disiplinler arası öğrenme süreçleri, 21. yüzyıl becerileri ve bizi biz yapan değerlerimiz yer alıyor. Eğer biz öğrencilerimize kendi değerlerimizle birlikte analiz etme, sentez yapma, problem çözme ve üretme becerisi kazandıramazsak; ülke olarak küresel rekabette geri kalırız. Bu rekabette ayakta ve önde olabilmek için öğretmenlerimize Marmara Üniversitesi iş birliğiyle 60 saatin üzerinde sertifikalı STEM eğitimi aldırdık. STEM uygulamalarımızda öğrenciler günlük yaşam problemlerini tespit ediyor, problem için gerekli bilgiyi araştırıyor, disiplinler arası çözüm geliştiriyor, prototip üretiyor, test ediyor ve sunum yapıyorlar.
Her dönemin sonunda düzenlediğimiz STEM fuarlarında öğrenciler ürünlerini velilerin ve geniş katılımlı toplulukların önünde sunuyor. Bu fuarlar öğrencilerimizin özgüvenini ve iletişim kabiliyetlerini güçlendiriyor. Özetleyecek olursam, akademik başarı ile üretim kültürü birbirine rakip gibi görülmemeli. Eğitimin bu iki yönü aslında birbirini besler. Sınav başarısı disiplin kazandırır; proje kültürü ise vizyon kazandırır. Eğitimde gerçek dönüşüm, bu iki alanı dengeli biçimde birlikte yürütebilmekle mümkündür.
DİPLOMA MI, YETKİNLİK Mİ?
Son zamanlarda diplomaların öneminin azaldığı bunun yerine yetkinliklerin ön plana çıkacağı söyleniyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Diploma bir kapıyı açar. Yetkinlik ise o kapının ardında kalıcı olmayı sağlar. Biz öğrencilerimizin kapıyı açtıktan sonra yolculuklarına devam etmelerini istiyoruz ve bu yüzden yetkinlik kazandıracak bir model uyguluyoruz. Çünkü artık mesele sadece üniversiteye girmek değil; değişen dünyada değer üretebilmek.
Dünya Ekonomik Forumu raporlarına göre, bugün ilkokula başlayan çocukların tahminen %65’inin henüz adı bile konmamış mesleklerde çalışacağı öngörülüyor. Benzer şekilde Harvard Üniversitesi'nin 'Geleceğin İş Gücü' araştırmaları da mevcut yetkinliklerin hızla eskidiğini vurguluyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Biz öğrencileri sadece bugünün mesleklerine göre değil, henüz var olmayan problemlere çözüm üretebilecek 'adaptasyon yeteneği yüksek' bireyler olarak yetiştirmeliyiz.
Hazreti Ali Efendimizin “Çocuklarınızı bulunduğunuz zamana göre değil, onların yaşayacakları devre göre yetiştirin" sözü de bütün eğitimciler için rehber niteliğindedir. 2045 dünyasında asıl rekabet alanı diploma değil; öğrenmeyi öğrenme kapasitesi, zihinsel esneklik ve üretim becerisi olacak. Bu yüzden İhlas Koleji olarak biz öğrencilerimizi tek bir mesleğe değil, değişime hazırlıyoruz.
Öğrencilerimizin sınırları aşan bir vizyona sahip olmaları için uluslararası etkinliklere katılım göstermeye önem veriyoruz. Model Birleşmiş Milletler veya EYP gibi etkinliklere düzenli olarak katılıyoruz ve öğrencilerimiz buralarda büyük başarılar elde ediyorlar. Bunlar, İhlas Koleji olarak yabancı dil eğitimimizin ne kadar başarılı olduğunun da bir ispatı aslında. Çünkü öğrencilerimiz dünya gündemini ilgilendiren konularda İngilizce olarak sunumlar ve tartışmalar yapıyorlar. Yani hem yabancı dile hâkim olmaları hem de dünya gündemini ilgilendiren güncel konuları yakından takip etmeleri gerekiyor. Öğrencilerimiz önceki yıllarda İngilizce Konuşma Yarışmalarında da birçok derece elde ettiler ve bunlar bizi gururlandırıyor.
BAŞARI MI, MUTLULUK MU?
Bu yoğun tempoda öğrenciler gerçekten mutlu olabiliyor mu?
Akademik yoğunluk günümüz eğitim sisteminin bir gerçeği. Ancak biz şunu iyi biliyoruz: Psikolojik sağlamlık olmadan başarı sürdürülebilir değildir. Bu nedenle yalnızca akademik performansı değil, öğrencinin iyi oluş hâlini de sistematik olarak takip ediyoruz. Rehberlik birimimiz dönemsel olarak psikolojik dayanıklılık, sınav kaygısı ve duygusal iyi oluş ölçekleri uyguluyor. Risk gördüğümüz alanlarda erken müdahale programları devreye alıyoruz.
Bizim için başarı, yalnızca sınav sonucu değildir. Kendini tanıyan, duygularını yönetebilen, stresle başa çıkabilen ve hedef koyabilen bireyler yetiştirmek en az akademik kazanımlar kadar önemli.
İhlas Koleji olarak zaten en büyük farkımız akademik başarının yanında, değerlerine bağlı, ülkesine sahip çıkan ve geçmişine saygı duyan öğrenciler yetiştirmek. Ailesine, ülkesine ve insanlığa karşı sorumluluk hisseden; kendi kültürünü tanıyan ve idealleri olan öğrenciler mezun edebilirsek ne mutlu bize!
Ayrıca Maarif Modeli’nin bütüncül yaklaşımı doğrultusunda öğrencilerimizin yalnızca akademik değil; spor ve sanat alanındaki kabiliyetlerini de keşfedip geliştirmelerini önemsiyoruz. Bu amaçla İhlas Spor Kulübü’nü yeniden yapılandırdık; profesyonel eğitmen ve antrenörlerle tasarladığımız yaz ve kış okulları aracılığıyla öğrencilerimize sistemli ve nitelikli gelişim imkânı sunuyoruz.
Sizce 10 yıl sonra bugünkü sistemin en büyük hatası ne olarak görülecek?
10 yıl sonra bugünkü sistemin en büyük hatası, tüm öğrencileri aynı hızda ve aynı yöntemle eğitmeye çalışmamız olarak görülecek bence. Sanayi devriminin seri üretim mantığını okullara taşımak, bütün öğrencileri aynı kalıba dökmeye çalışmak eğitimin ruhuna aykırı bir durum. Her öğrencinin öğrenme hızı, ilgi alanı ve motivasyon kaynağı farklıdır. Biz uzun yıllar eşitliği, herkese aynı şeyi vermek zannettik. Oysa gerçek eşitlik, herkesin ihtiyacı olanı alabilmesidir. Geleceğin eğitimi kitlesel üretim modeliyle yürümeyecek. Eğitim daha hassas, daha veri temelli ve daha kişisel olacak.Bu dönüşüme bugünden hazırlanmayan kurumlar, yarının dünyasında ciddi uyum problemi yaşayacaklar.
